Madem ki sen bensin, ben de senim,Niceye şu senlik benlik...

TASAVVUFTA VARLIK (VAHDET-İ VÜCUD) - Prof. Dr. Hasan Kamil YILMA

29/8/2007 -Kategori: tasavvuf


İnsanoğlu, var olduğu günden beri insan, varlık ve Allah ilişkisine ilgi duymaktadır. Bütün dinler, felsefi sistemler, genellikle bu ilişkiyi çözmeye ve anlatmaya çalışırlar.Tasavvufi düşüncede de varlık konusu önemli bir yer işgal eder.

İslam'ın tevhid ilkesi, tasavvufta "vahdet ve birlik" anlayışını hayatın her safhasına yayma sonucunu doğurmuştur. Varlığın "Bir" olan "Allah'ın ezeli oluşu, gerek vahiy eseri olan Âyetlerin ve gerekse kainat kitabındaki Âyetlerin daima "Bir" i anlatması, "varlıkta birlik" (Vahdet-i Vücud) anlayışını pekiştirmektedir. Dağınık ve değişik düşüncelerin "Bir" e giden yolda insana perde olması, daima düşünceleri "Bir" e indirmeyi gerekli kılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.)'in: "Kaygılarını Tek'e indirenin diğer kaygılarına Allah Teala'nın kefil olduğuna" dair hadisi, cem' veya "birlik" düşüncesinin temelini oluşturmuştur. Çünkü, kaygı ve düşünceleri Bir'e indirmek, daima Bir'i görmek ve Bir'i mülahaza etmek, Bir ile cem' olmak şeklinde gelişerek, tevhid ve varlığın birliği şeklinde ifade edilir olmuştur. Bazen, kaygı ve maksatların birlenmesi, Hakk'ın iradesiyle kulun iradesinin bir olması anlamına gelen "Tevhid-i Kusud" bazen, varlığın birlenmesi anlamına gelen "Tevhid-i Şuhud" şeklinde ifade edilen bu düşünce, genelde "Vahdet-i Vücud" veya "Vahdet-i Şuhud" adıyla meşhur olmuştur.

Varlık birdir. O da Hakk'ın vücudundan ibarettir. O'ndan başka hakiki vücud sahibi bir varlık, "O'ndan başka "kaim bi nefsihi" bir vücud mevcud değildir. Diğer varlıkların vücudu, O'nun vücuduna  nisbetle yok hükmündedir. Çünkü, onların vücudları O'nun varlığına bağlıdır. Bu kevn alemindeki eşya, O'nun mazharı; yani zuhur mahallidir. Dolayısıyla, eşyanın varlığı, gölgenin varlığı gibidir. Nasıl eşya olmadan gölge olmazsa, onun varlığı olmadan, eşyanın varlığı düşünülemez. Onun vücudu yanında eşya, eşyaya göre gölge gibi, "keen-lem-yekün" yani yok mesabesindedir. Çünkü bu alem ve eşya yok idi. O var idi. Onları varlık denizinde izhar eden O'dur. Onların bu zuhurları müstakil bir vücud olmayıp Hakk'ın vücud denizinin dalgalarıdır. Şu anda da var olan, sadece O'dur. Nitekim Bayezid Bistami'nin yanında "Allah var idi. O'ndan başka hiçbir varlık yoktu." anlamında "Kanellahu ve lem yekün maahu şey" denildiğinde o: "el-an kema  kan" yani, “şimdi de O'ndan başka varlık yoktur." demiştir.

Vahdet-i Vücud anlayışında "birlik" bilgi ve düşüncededir. Salik, gerçek varlığın bir olduğunu ve onun da Hakk ve Hakk'ın tecellilerinden ibaret bulunduğunu bilir. Hakk'ın dışında hiçbir şeyin hakiki bir vücudu olmadığına inanır. Ancak, bu bilgi ve inanış, bir nazariye veya akli istidlalle elde edilen bir sonuç olmayıp riyazat ve manevi yükseliş sayesinde ruhi tecrübe ile elde edilir. Bunu manevi ve ruhi tecrübe dışında bir yolla bilmenin bir değeri yoktur.

Vahdet-i Vücud, kalbin manevi seyri sırasında meydana gelir. Kaynağı, ibadetin çokluğudur. Mücahede, dünyaya rağbeti terk, zikre devam gibi sebeplerle kalbde sevgi ve aşk meydana gelir. Bu suretle kalb, masivadan arınarak Hakk'ın esma, sıfat ve zılal nurlarına ayna olur. Bu esnada şiddetli sevgi ve aşk sebebiyle, salik akis ve gölgeleri Hakk'ın kendisi zannederek: "Ene'l Hak" demeye başlar. Hadis-i kudside: "Kulum bana nafilelerle yaklaşır. Ta ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, işitmesi, yürümesi, tutması Ben olurum. Kul Benimle görür, Benimle işitir, Benimle yürür, Benimle tutar." Buyurulduğu şekilde kul, kendi fillerinin Hakk'ın fiilleri olduğunu idrak etmeye başlar. Aslında herkesin fiilleri Hakk'ın fiilleri olmakla birlikte, insan bunun farkında değildir. Fena, cem' ve vahdet hali, bu perdeyi kadırıp gerçeği görmeyi sağlar.

Ruhi tecrübe ve manevi tekamül sonucu ulaşılan vahdet fikri, çoğu zaman vecd ve sekr halinde ifade edildiğinden, bazan anlaşılması ve şeriatın zahiri ile izahı zor terennümler şeklinde ifade edilmiştir. Nitekim Bayezid Bistami'nin vahdet ruhuyla kendi varlığını devre dışı bırakarak: "Sübhani ma a'zame şani " (Ben kendimi tesbih ederim, benim şanım ne yücedir.) "Cübbemin içinde Allah'tan başka bir şey yok." sözleri bu türdendir. Hallac-ı Mansur da kendisini Hak ile kaim ve kendi varlığını da yok görerek: "Ene'l-Hak (Ben Hakk'ım)" demiştir. Ancak, burada bir incelik vardır. ‘Allah’ lafzı O'nun zatına, ‘Hak’ kelimesi de O'nun tecellilerine ıtlak olunan bir isimdir. Bu bakımdan "Ene'l-Hak" sözü ile  "Enellah" arasında fark vardır.

Hallac "Ene'l-Hak" sözü sebebiyle idama mahkum edilmiştir. Ancak, onun idam sırasında söylediği sözler, bu işin bir ruhi yükseliş ve vecd mahsülü olduğunu ifade etmektedir. "Senin kulların Sana olan yakınlıklarından ve dinlerine olan bağlılıklarından ötürü beni öldürmek için toplandılar. Onları affet! Çünkü Sen bana gösterdiğin sırları, onlara da göstermiş olsaydın, hakkımda böyle düşünmeyeceklerdi. Şâyet onlardan gizlediklerini benden de gizlemiş olsaydın, ben böyle sözler söylemeyecektim." "Ey Allah'ım, her yerde tecelli eden Sensin. Senin bilinmen benimledir. Benim varlığımın Seninle mümkün olması, Senin kıyamının benimle caiz olmasına aykırıdır. Benim Seninle olan kıyamım, nasut alemindedir. Halbuki senin kıyamının benimle caiz olması, lahut alemindedir. İşte benim beşeriyetim, Senin uluhiyetinde ittihad olmaksızın yok olmuştur. Senin uluhiyetin benim beşeriyetimi temas etmeksizin ihata etmiştir. Senin Kadim olduğuna delil, benim sonradan (hadis) olmamdır. Benim hudusümün delili Senin kıdem elbisenin altındadır."

Ehl-i Sünnet tasavvufunu sistematize eden Gazzali'nin, varlığın birliği konusunda ilk mutasavvıfların yolunu izleyerek birtakım görüşler geliştirdiği ve bir bakıma daha sonraki Vahdet-i Vücudculara öncülük ettiği görülmektedir. İhya-u Ulumi'd Din adlı eserinde ma'rifeti anlatırken: "Varlık aleminde Allah'tan ve O'nun fiillerinden başka bir şey yoktur. Bütün kainat onun fiilleridir." diyen Gazzali, Mişkatü'l-Envar adlı eserinde de şu görüşlere yer vermektedir. "Arifler mecaz çukurundan hakikât semasına yükselerek manevi mi'raclarını tamamladıktan sonra, varlık aleminde Allah'tan başka hiçbir şeyin olmadığını müşahede gözüyle görmüşlerdir. Çünkü " O'nun  vechinden; zat ve varlığından başka her şey helak olucudur." buyurulur. Âyetteki "helak olma" özelliği, "istimrar" yani devamlılık ifade eder; belli bir zaman dilimiyle sınırlı değildir. Binaenaleyh, bu Âyetin anlamından Allah için ebedilik, diğer varlıklar için ebedi bir yokluk ortaya çıkmaktadır. Zaten, bundan başkası da düşünülemez. Arifler, Kur'an'ın haber verdiği: " Bugün mülk kimindir? Vahid ve Kahhar olan Allah'ındır." Nidasını duymak için kıyametin kopmasını beklemeye ihtiyaç duymazlar. Aksine, onlar bu sesi her an duyarlar. Arifler,  hakikât semasına yükseldikten sonra, Hak ve Vahid olan Allah'ın varlığından başka bir varlık görmediklerinde ittifak etmişlerdir. Arifler kesretten   soyutlanıp   mutlak vahdaniyete daldıklarında, sekr haliyle kimisi "Ene'l-Hak" kimisi   "Sübhani ma-a'zame şani" kimileri de "Cübbemin altında Allah'tan başkası yoktur." demiştir. Âşıkların sekr halindeki sözleri söylenip nakledilmez, gizli tutulur. Arif sekrden sahva döndüğünde ittihadın söz konusu olmadığını, ancak ittihada benzer bir halle karşılaştığını ifade eder. Bu sekr ve istiğrak halinin mecazi adı "ittihad" ise de hakikâtteki adı "tevhid"dir.

Gazzali'nin "La mevcude illa Hu" (O'ndan başka varlık yoktur) ibaresiyle ifade ettiği adı konmamış bir vahdet-i vücuddur. Vakıa "vahdet-i vücud"u sistematize ettiği öne sürülen İbn Arabi de bu kavramı kullanmamıştır. Vahdet-i vücud kavramı, İbn Arabi'den sonra ortaya çıkmıştır.

Yorum (2) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

TASAVVUF İNSANIN KENDİ İÇİNDE YAPTIĞI YOLCULUKTUR...

12/8/2007 -Kategori: tasavvuf


Dinin zahir yüzünden başka, bir de insanoğlunu kemale eriştirmek, sağlam ve yıkılmaz bir iç hayatı kazandırmak için riyâzat( nefisle mücadele, nefsi kırma ), mücahede ( nefsin arzularına direnme, cehd ve gayret etme ), tasfiye( saflaştırma, temizleme ), hâlini ıslah potası içinde temizleme ve pişirme tarafı vardır. Ben ahlak sahibiyim demekle cehil ve gaflet ( Hakkı unutmak ) cehennemlerinden kurtulmak ve hakiki cennet olan ezeli yakınlığa erip aslî fıtratını( yaratılış ) bulmak kabil değildir. Akıllı bir kişi benim hiçbir şeye ihtiyacım yok demeyip, kendini dünya kirlerinden arıtmaya ve ruhundan cehil ve gafleti silip, onu aslî temizliği ile meydana çıkartmaya gayret etmelidir.(1)

Bu arınmanın yolunu da bize tasavvuf göstermiş, bu gayrette olan kişilere ışık tutmuş, yollarını aydınlatmıştır.
Kişinin kendini Allah'ın gözetimi altında hissetmesi ve bu şuurla davranıp yaşaması tasavvuf adını alır. Yani kişi her muamelesini Allah'la yapıyormuşcasına kendini mesul hisseder. Tasavvufun yolu ise; bu tavrı en ciddi şekilde yaşamak için konulan özel metodların tamamıdır. Abdülkadir Geylani'ye göre Tasavvuf kelimesinin harflerinin her birinin ayrı bir anlamı vardır. Şöyle ki:
T: Tevbe
S: Safâ, arınma
V: Velâyet
F: Fenâ'dır.( yokluk )

Tasavvuf sekiz temel üzerine kurulmuştur. Birincisi; cömertliktir. Bu İbrahim (a.s)ın sıfatıdır. İkincisi; rıza'dır ki, bu İshak (a.s)ın sıfatıdır. Üçüncüsü; Sabır'dır ve Eyyüb (a.s)'ın sıfatıdır. Dördüncüsü; işarettir ki ( Allahın her hadisedeki rolünü bilmek ), Zekeriyya (a.s)'ın sıfatıdır. Beşincisi; Kurbettir ki( yakınlık ), Yahya(a.s)'ın sıfatıdır. Altıncısı; Tasavvuftur ki( mana yolculuğu ), Musa (a.s)'ın sıfatıdır. Yedincisi; Aşktır ki İsa (a.s)'ın sıfatıdır. Sekizincisi; Fakirliktir( kulluğu bilmek ) ki, bu da Efendimiz Hz. Muhammed (s.a.v)'in sıfatıdır.(2)

Semâ'nın ve zikrin hakîkatine vâsıl olan kimseye ten tekke, gönül makam olmuştur.

Tasavvuf Cenab-ı Hakkın bir kulunu nefsinden öldürüp kendisiyle diri kılmasıdır. Tasavvuf dedikodu ve lafla olmaz, maddî alışkanlıklara ve aşırı isteklere açlık ve sevilen şeylerin terk edilmesi ( tapmayı terk ) ile olur.(Cüneyd-i Bağdadî)

Bir gün Ken'an Rifai'ye “ Tasavvuf nedir? ” diye sorulduğunda “ gönül bilgisidir ” diye cevaplandırıyor. Sonra fikrini şöyle izah ediyor: “ En büyüğünden en küçüğüne kadar hiçbir şey yoktur ki Allah'ın iradesi ile olmasın. Seni idare eden ruhun ve aklındır. Ruhun ruhu da Allahdır. Her şeyi hareket ve sükuna getiren kendi mânâsıdır. Mânânın mânâsı da yine Allah'dır. Şu halde ruhu ruha terk etmek ve kendi gözü ile kendini görmesini temin etmek icab eder. Her madde bir mânâyı işaret için vücut bulmuştur. İnsan ise kâinatın mânâsıdır. Onun için koca Mevlânâ “Beytullah Beytullah olalı Allah gidip orada oturmadı, benim gönlüm hanesinde ise ondan gayrı bir şey yok” diyor ki işte tasavvuf bu bilgiyi edinebilmektir. Fakat Eflatun'un da söylediği gibi, bu bilgi kitaplardan öğrenilmiyor. İnsan onu kendi kalbi hazinesinden pek ince bir tefekkür ( fikir yürütme, düşünme ) ile çıkarabilir ve mukaddes ateşi kendi zatî ( aslî, öz ) menbaından uyandırabilir.”

Açarsak, tasavvuf, dinin istediği sadece namaz kılmak, oruç tutmak, sabahlara kadar oturup ibadet etmek, hayrat ve hasenatta bulunmak değildir. Şunu bilmek lâzımdır ki Allah fiili ile, kavli ile, sıfatı ve zâtı ile zahir ve batın bütün tasarrufatı ( bir şeyi kullanma yetkisi ) ile insandan zuhur etmiştir. Binaenaleyh Allah'ın lutfu, keremi, kahrı, gazabı insanlara, yine insanlardan zuhur eder. O halde her muamelenin Hakla olduğunu bilirsen kimden incinecek ve kimi inciteceksin? Bizim vücudumuz Allah'ın sözüne, fiiline, zâhiri( görünür ) ve bâtıni( öz ) tasarrufuna bir alettir, çoğu zaman insan, Hakkın bu tasarrufunu kendinden zanneder. Halbuki bu tasarruf ödünç ve emanettir. İşte Resûlullah'ın, nefsini bilen Rabbini bilir, diye ifade ettiği düsturun manası budur.”

“Mükevvenat ( yaradılmışlar ), yani kesret ( çokluk ), Allah'ın birliğine mâni değildir. Nasıl ki denizin dalgaları, denizin birliğine mâni değilse..” “Meselâ adetleri alalım: 1,2,3 diyoruz. Fakat aslında iki var mıdır? İki, birin tekrarıdır. Anlaşılıyor ki kesretin ifadesi olan bütün adetlerin vücudu birin tekrarından oluşuyor, yani birden başka adet yoktur. Hep vahdet-i vücut.. Bu vahdet ilmi hasıl olunca faili( fiili yapan, özne ), mevcudu yalnız Allah bilirsin. Hazret-i Ebûbekir bunun için hiçbir şey görmedim ki onda Allah'ı görmeyeyim dedi. İşte bunu bildin mi ne kediyi, ne köpeği, ne soğanı, ne de sarmısağı fena görmez, tahkir edemezsin.”

İşte buradan hareket edip bütün kâinatı Allah'ın dünya planında zuhura gelişi olarak nazar-ı itibare aldığından o “her zerrede bir nur her katrede bir zuhur vardır” diye şu âlem içre ne varsa hepsi ile muamelesini Hakla muamele biliyor, herşeyi Hak diye taziz ediyor ( şerefli kılıyor ) , tebcilediyor ( yüceltiyor ) ve seviyor. Seviyor! Bizce üstünde en çok durulacak nokta budur ki şu suretle Ken'an Rifai, Allah sevgisini mücerretlikten ( soyut ) kurtararak müşahhasa ( somut ), dünyaya, mahlukata getirmiş, yani başka bir deyişle kuvveden fiile( niyetten eyleme ) intikal ettirebilmiştir.

Hazret-i Şems, “Söz iş içindir, iş söz için değil” diyerek aynı manayı ifade etmektedir.

Buradan da anlıyoruz ki, tasavvuf, bir ilim değil bir yaşam şeklidir. Bunun yolunu insan-ı kâmiller göstermiştir.

Gene Ken'an Rıfaî diyor ki; Tasavvuf, ölümsüz hayat ve her hâl ve vakitte edebdir.

Tasavvuf güzel ahlâktır . İç ve dış edebiyle edeblenmektir. İç edeb; her yerde ve her şeyde Allah'ı temaşa( ibretle bakmak ) edebilmektir. Yukarıda Hocamızın dediği gibi, fiildeki hakiki faili görmektir. Dış edeb ise; içten gelen edebin terbiyesiyle herkese ve her şeye eşit muamele edebilmek, hürmet edebilmek, hoş görebilmek ve Allah'ın emirlerine uyabilmektir.

Tasavvuf, dilde hiçbir şey gönülde herşeydir. Tasavvuf gönül bilgisidir. (3)

Tasavvuf lâ ilâhe illallah'ın manasını aşikâr etmektir. Narda( ateş, sıkıntı ) nurda, ganide( doymuş ) fakirde, kafirde ve mü'minde aynı tecelliyi görmektir. Allah'tan gayrı olmadığımızı bilip onu uzaklarda aramamaktır. Allah ile aradaki perde bizim kendi vücudumuzdur.

Küllü düşünüp nefse indirgemektir. Bunun için de insanı tasavvuf terbiyesi ile küll( bütün ) namına her türlü fedâkarlık, feragat( hakkından vazgeçmek ), meşakkat( güçlük, sıkıntı ) ve mahrumiyeti göze alabilecek bir terbiye sistemine tâbi tutmaktır.Tasavvuf insana cennet ve cehennemin hakikatini öğretir. Çünkü tasavvuf ehline göre cehennem Allah'ın olmadığı yerdir. Öyle bir yer olmadığına göre cehennem ( acı ve ızdırap ) yoktur. Ağyar yok, zıtlar vardır. İkbâl'e göre cennet ve cehennem birer mahâl değil, birer hâlettir ( takdiridir ). Cehennem, cezalandırıcı, intikam alıcı, Allah tarafından kulları için hazırlanmış ebedî bir işkence yeri değil, Allah'a ulaşmış bir varlığın, Allah'ın rahmetini, cana can katıcı rüzgârına karşı tekrar hassas kılacak uslandırma yolları getiren bir tecrübedir ( rafineri ). Kur'an'a göre cehennem, insanın bir insan olarak muvaffakiyetsizliğini acı bir şekilde anlamasıdır.

Tasavvuf, hürriyettir . Hakiki hürriyet, nefsin elinden azad olmaktır. Yoksa ben hürüm, hürriyet var demekle bir kimse hür olamaz, insan nefsinin zebunu iken, hiçbir veçhile hür sayılamaz. Meselâ bir sigara dumanına bile hüküm geçiremeyip terketmek istediği halde ona esir olmaktan kurtulamayan insan nasıl olur da hürlük iddiasında bulunabilir? Ancak, iştihalarının ( istekler ), insiyaklarının ( iç güdüler ), arzularının esiri değil, emiri olan insan Koca İskender'e, “Sen benim bendemin bendesisin” diyen Diyojen gibi, bihakkın hür olabilir.

Tasavvuf birlik demektir. İnsanlıktan maksat da her şeyi birlemektir. Lâ ilâhe illallah'ın manası, bütün mevcudatın Allah'ın emrine zebun( aciz, esir olmak ) ve mağlup olduğunu görmektir. Bütün mevcudat, mahiyetlerini ancak Hakk'ın emriyle izhar( aşikar etmek, açığa çıkarmak ) eder.

Bütün bunları özetlersek diyebiliriz ki Ken'an Rifai'nin tasavvuf anlayışı cümle mevcudatı Hak, Hakk'ı da halk bilmek esasına dayanan ve insandan kendi fâni vücudunu, bâki olan Hakk'ın yani halkın hizmet ve menfaati yolunda nefsin isteklerini yok etmesini taleb eden bir âlem görüşüne dayanıyordu. Zira o, İnsan idrakine namütenâhi ( bitmez tükenmez ) cüzler şeklinde dökülen küllî varlığı, mânâ dolu bir vahdet halinde idrak edebilme keyfiyetini benliğine bütünü ile mâl edebilmiş olan gerçek bir mutasavvıftı.

Gerçek mutasavvıf değerini ve derecesini düşünmekle vakit kaybetmeyen, kendi hakikatini ortaya koymak amacı ile, hayatı tabiattan aldığı gibi kabul edip, insan ve eşya münasebetlerini taşın suda yaptığı tek merkezli daireler gibi teklikten çokluğa götüren insandır.

Tasavvuf aslında herhangi bir din kaydından müstakil olarak mevcut olup, insanla başlayan ve insanla tekâmül eden bir düşünce silsilesi ve hayattecrübesidir. Din ise tasavvufun şerh ve tefsirine muhtaçtır.(4)

Şeriat; “Seninki senin, benimki benim”, der.

Tarikat; “Seninki senin, benimki de senin”, der.

Hakikat; “Ne seninki senin ne de benimki benim”, der.

Gerçek mutasavvıf, dünyaya hakkını veren, kendisine verilen her güzelliği hâlinde ve üzerinde gösterip onun şükrünü ödeyen ve aynı zamanda ahirete de aynı değeri verendir. Ken'an Rifai, bu hakikati şu örnekle açıklıyor: Diyor ki, “Benim üç gözlüğüm vardır. Biri ile yakını görürüm. Yani, dünyayı...Biri ile uzağı görürüm. Yani, ahireti...Üçüncü gözlüğüm ilehem yakını hem uzağı, yani hem dünyayı hem de ahireti görürüm. İşte bu tasavvuf gözlüğüdür.”(5) diyor. İşte gerçek mutasavvıf, dünya işi ve hizmetinden elini bir an çekmeden gönlüyle her an sevgiliyle olabilendir.

Gerçek mutasavvıf küçük hadiselerden dünya ve mana gerçeğini aşikar eder.

Etajerin üstünde ampul kesmek için bir bıçak vardı.

Ken'an Rifai: -“ Bu nedir? ” diye sordu.

-Ampul bıçağı,dendi.

-“ Ne için ortada bıraktın? Biri gelir, farkına varmaz elini kesiverir ” dedi ve şöyle devam etti:

-“ Demek ki böyle kesici ve kırıcı aletleri bir kazaya sebebiyet vermemek için ortada tutmayıp kaldırmak lâzım olduğu gibi insanın kalbini ve ruhunu cerihadar ( yaralı ) edecek kötü ahlakları da vücud ortalığından kaldırmak lazımdır. Onların yeri de senin vücudun ortalığı değildir .”(6)

Sonuçta diyebiliriz ki cenneti dünyada bulmanın yolu tasavvufî terbiyeden geçer. Gerçek cennet olan huzur ve mutluluk aynı terbiyenin sonucu olarak hürriyete kavuşmakla neticelenir. Bu bakış açısından tasavvuf, insanın insanlığını bulma yoludur vesselam.


1 Ken'an Rifai, Sohbetler, sf: 474
2 Abdülkadir Geylani, Futûh'ul-Gayb, sf: 197
3 Ken'an Rifai
4 20. Yüzyıl Işığında Müslümanlık, sf: 180
5 20. yy Işığında Müslümanlık, sf: 179
6 20. yy Işığında Müslümanlık, sf: 354


Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

KEŞKÜL DERGİSİ 12. SAYISI ÇIKTI

11/8/2007 -Kategori: tasavvuf

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

AŞK...

31/7/2007 -Kategori: tasavvuf


"Mademki aşık olmuyorsun, git yün ör, iplik eğir.
Yüz işin var, yüz renge boyanmışsın , yüz rengin var, yüz alacan...
Mademki kafatasında aşk şarabı yok,
Var, geliri bol kişilerin mutfağında kase yala..."


(Rubailer,126)


Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

İNSANLAR YA DİNDE KARDEŞ, YA YARADILIŞTA EŞTİR.

30/7/2007 -Kategori: tasavvuf

Kültür ve Turizm Bakanlığı, İstanbul Tarihi Türk Müziği Topluluğu Müdürü Ömer Tuğrul İnançer, 22-26 Ocak tarihleri arasında, Amsterdam Türkevi Araştırmaları Merkezi'nde, "Mevlâna ve Mevlevilik" konulu dersler verdi. Tasavvuf alanındaki ciddi ve samimi tecrübe ve eserleriyle de maruf olan Tuğrul İnançer ile bir mülakat yapıldı. Aşağıda bu mülakat yer almaktadır.

Hollanda'daki genel izlenimlerinizi alabilir miyiz?

Hollanda'ya bu ilk gelişim değil. Birkaç defa daha geldim. Hollanda'nın hemen her tarafını dolaştım. Bu tür görevler dolayısıyla da dünyanın birçok yerini dolaşmıştım. Şu kanaati edindim: İnsanlar arasındaki farklılaşma, insanların zannettikleri kadar büyük değil. İnsanlar kendi bilgileriyle değil, zanlarıyla hareket ediyorlar. Her toplumu, her milleti, her şehri ayrı ayrı zannediyorlar. Hakiki güzelliği görebilenler için, şehirler de, tabiat da, insanlar da hep Cenâb-ı Hakk'ın kudretinin izharı. Bu gözle bakıldığında arada çok fark olmadığı anlaşılıyor. Aslında insanların genel davranışları birbirine çok benziyor. Herkes nasırına basıldığında bağırıyor. Ancak özel terbiyeliler bağırmıyor ve bu özel terbiyeliler de herhangi bir topluma ait değil. Her toplumda böyle insanlar var. Ancak toplumları idare edenler birbirleriyle çekişirken, toplumları kendi çekişmelerine alet ediyorlar. Toplumlar, ne yazık ki, bu alet edilmenin farkında olmadan sadece bir şeyin zahiri farkına varıyorlar: "O benden değil". Hâlbuki şunu unutmamak lazım: İnsanlar ya dinde kardeş, ya yaratılışta eştir.

Bir mülakatınızda, "İmanın tahsini aşktır" diyorsunuz. Açabilir misiniz?

Biz aşk kelimesini nefsimize tâbi olarak çok ucuzlaştırmış ve şahsi meyillerimizi, arzularımızı ve heveslerimizi "aşk" kelimesiyle ifade eder olmuşuz. Aşk bu değildir. Her şeyden önce onun tarifini yapmak lazım. Batı dillerinin hiçbirinde aşk kelimesinin karşılığı yoktur. Aynen gönül kelimesinin karşılığı olmadığı gibi. Ama mesela, Farsçada gönül kelimesi vardır; "dîl"dir. Aşk zaten Arapça bir kelimedir. Batı dillerinde "sevgi"nin karşılığı var. Aşk, sevgi değildir. Aşk, sevginin cünûn şubesidir. Kişiyi mecnunlaştırmaktır. Mecnunluk da zannedildiği gibi delilik değildir. Akla, akılla veda ederek, gönlün emrini dinlemeye aşk derler. Gönül, Molla Cami'nin tarifiyle, "Allah'ın tecelli ettiği yerdir." Elbette Allah'a iman, O'nun tecelli ettiği yerde olur.

Mecazi mahbupların üstündeki "fani" damgasını görememenin sebepleri nedir?

Çünkü biz hem faniliğe, hem de kesafete mahkûmuz. Hâlbuki beden hapishanesine sokulmadan önce hürdük. İşte "Ölmeden evvel ölünüz" hadisi, iradi olarak o hürriyeti yeniden kazanmak demektir. O hapishaneden kendini azat edebilmek demektir. Bu yüzden, zanlarımızın değil, imanlarımızın peşinde koşmalıyız. İmanla zan bir araya gelen kavramlar değildir, ama zannı iman zannetmek çok geçerli bir haldir.

Türkçemizde güzel bir söz vardır: "Allah'ın işine karışılmaz". İnsanlar, Allah'ın işine nasıl ve niçin karışır?

Biz Cenâb-ı Hakk'ı yüceltirken, farkında olmadan çok aksini yapıyoruz. Mesela dua ettiğimizi zannediyoruz. Dua etmeyip Allah'a akıl öğretiyoruz. "Öyle yapma, böyle yap" diyoruz. Bu dua etmek değildir. Türkçemize yerleşmiş şu sözler de var: "Allah'a havale et", "Allah korur". Allah bizim ne korucumuzdur, ne bekçimizdir ne de hizmetçimizdir. Allah Mabudumuzdur, Rezzakımızdır, Kayyumumuzdur. Biz onun kulu olduğumuz halde, kul olduğumuzu unutup Allah'tan arzularımızı yerine getirme kudreti olarak istifade etmeye çalışıyoruz. Bu kullukla bağdaşan bir hal değildir. Ama burada şöyle bir incelik ve Allah'ın ululuğunun izharı var. Birçok insan günlük hayatında, işinde gücünde, ailesinde muvaffak olduğu zaman, Allah'ı pek aklına getirmez. Ne zaman sıkışır, "Allah!" der. Bazı sofu kardeşlerimiz, "Sıkıştığın zaman Allah'a gidiyorsun. İyiyken de Allah'a gitseydin. Şimdi sana yardım etmez" diye zanlarını, Allah'ın âdeti olarak sunarlar.

Sıkıştıkları zaman Allah'ın kapısını çalan kardeşlerimiz bize neyi öğretiyorlar? "Sıkıştığın zaman da bile Allah'tan başka çalacak kapın yok." Bu açıdan baktığımızda onların o davranışlarının eksik de olsa doğru olduğunu görürüz.

Birçok Müslüman'ın zannettiği gibi, Allah-ı Zü'l-celâl, sadece "Rabb'ü-l Müslimîn" (Müslümanların Rabbi) değil, "Rabb'ü-l âlemin"dir (Âlemlerin Rabbi). Rasûlullah Efendimiz'in de (sallalahu aleyhi ve sellem), "rahmeten li'l-müslimin" (Müslümanlara rahmet olarak gönderilen) değil, "rahmeten li'l-âlemin" (alemlere rahmet olarak gönderilen) olduğu gibi. Bu kavramlar üzerinde biraz düşünebilirlerse insanlar, hem Allah'ı hem Rasûlünü çok daha iyi tanırlar.

Bir spor takımını tutar gibi, ben onların taraftarıyım veya onlar benim taraftarım gibi hallerden çıkıp birlik ve beraberliğin önemini, hepimizin "Âdemzâde" olduğunu, hepimizin Rasûlullah Efendimiz'in davetinin muhatapları olduğunu ve sıfatlarımızdan, yanlış fillerimizden dolayı aramıza duvar örmememiz gerektiğini; gözle, gönülle, lisanla ve her türlü vasıta ile rabıta içinde olmamız gerektiğini daha rahat anlarız. Bunun için sadece irfan sahibi olmak yeter. İrfan ise imanın gerektirdiği filleri yapmakla kazanılır. İman bir kavram ve bir kabulden ibaret değildir. Fiile intikal ettiğinde nuru artar. Yol gösterici bir projektör olur.

Bunları Mevlânâ ve benzeri Tasavvuf büyüklerinden öğreniyoruz. Onları öğrenmek, Rasûlullah'ı öğrenmek, Rasûlullah'ı öğrenmek de Allah'ı öğrenmek demektir. "Direkt Kur'ân'dan öğrenelim" lakırdısı pek moda bugünlerde. Öğrenilmez efendim… Direkt Kur'ân'ı Kerim'i okuyarak beş vakit namaz kılmasını bile öğrenemeyiz. Sabahın iki, öğlenin dört, akşamın üç rekât olduğu Kur'ân'da yazmaz. Çünkü Allah insana, insandan tecelli eder. O insanın da en yücesi Muhammed Mustafa'dır. Muhammedsiz Müslümanlık olmaz.

Zahiren sahip olduklarımızı emanet olarak göremeyişimiz neden kaynaklanıyor?

Benlik, enaniyet, ego… adına ne derseniz deyin. Kendimizin bile kendimize emanet olduğu şuurunu edindiğimiz zaman, işimizin de, aşımızın da, eşimizin de, yavrumuzun da bizlere emanet olduğunu ve bizim onlara hizmetle mükellef olduğumuzu idrak etmiş oluruz.

Rasûlullah Efendimiz'in yüceliği nereden kaynaklanır? Gelmiş geçmiş bütün insanlık içinde, insanlığa en büyük hizmeti yapan olduğu için. Çünkü insanlığa Allah'ı öğretmiştir. Ondan daha büyük hizmet olmaz. Yani en büyük "hizmetçi" Rasûlullah'tır; onun için en büyüktür. Kendisi gayet sarih bir şekilde buyurmuştur: "İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır." İnsan evvela kendisine faydalı olacak. Kendine faydalı olmak için aklının değil, imanının istikametinde yürüyecek. Çünkü insanlara iki şey yol gösterir: Biri akıl, biri iman. İman ya haktır, ya batıldır. Hak iman, akıldan daha güzel yol göstericidir. Akıl, batıl imandan daha güzel yol göstericidir. Bunun toplumdaki yansımasını, Batı dünyasındaki Reform hareketinden anlarız. Bundan beş asır öncesine kadar, Batı dünyası batıl bir itikadın peşinde koşmaktaydı ve geri bir toplumdu. Batıl olan itikatlarını geriye atıp akıllarını öne aldılar; yolları aydınladı ve yükseldiler. Yalnız, akılda menfaatperestlik vardır. Başkasının sırtına basma pahasına da olsa, başkasının ayağının altına muz kabuğu koyma pahasına da olsa bir menfaat vardır. Buna rağmen batıl bir inancın peşinde koşmaktansa aklın peşinde koşmak onları yükseltti. Biz ise hak mı batıl mı olduğunu ayırt etmeksizin dini geriye attık, aklı öne aldık; onun için geri kaldık.

Kendimiz de dâhil her şeyin bir emanet olduğu ve ölüm anında, dünya hayatında ehemmiyet vererek arkasında koştuğumuz şeylerin hiçbirinin ehemmiyetli olmadığını anlamış olacağız. Marifet; kafa teneşire vurmadan onu anlamaktır. Çünkü kafası teneşire vuran herkes zaten onu anlıyor.

Şu çok önemli: "Emaneti ehline veriniz" ayet-i kerimesi, Mekke'nin fethedildiği gün, Kâbe'nin içinde geldi. Cenâb-ı Hak bu ayeti, Rasûlullah Efendimiz, Kâbe'nin dışına çıktığında da gönderebilirdi, ama Allah, lisânen değil, fiili durum olarak bu ayetin özel ehemmiyetine dikkat çekmek için, Habib’i (sav), Kâbe'nin içinde put temizlerken gönderdi.

Bu meselelere dikkat etmek için dinimizi "tapınma" dini halinden çıkarmak lazımdır. Çünkü dinimizi "tapınma dini" haline biz getirdik. Bizim dinimiz "yaşama dini"dir. Din, evde seccadenin üstüne, dışarıda caminin dört duvarı arasına, yıl içinde de Ramazan ayına hapsedilecek bir olgu değildir.

Feyiz nedir?

Efendim, biz maddi bir dünyada yaşadığımız ve bir kesafete maruz kaldığımız için izahlarımız da maddi olmaya başladı. Elektrik akımı da enerji de bir tür maddedir. Her şeyi maddeyle tarif ettiğimiz için feyzi de enerjiye benzeterek tarif edebiliriz. Feyiz, enerji gibi maddesel değildir, ama enerjiye benzer. Mesela, bir heyecan anında adrenalin salgımız artıyor. Peki adrenalin nasıl bir enerji sağlıyor? Takatten düşmüş, yorgunken; bir sözle, bir hareketle, bir uyarılışla adrenaliniz yükseliyor ve birden takatiniz yerine geliyor. Feyiz buna benzer. Adrenalin kişilerde tek tek zuhur eder. Feyiz ise bir topluluğa geldiği zaman ayrı ayrı tesir etse de tamamına gelir. İşte onun için ibadetin aslı cemaatle ibadettir. Mesela bir zikir meclisinde bir feyiz gelirse, herkes birden kendinden geçer. Üç beş kişi nara atıyorsa, inanmayın… Şahsi keyfidir o, feyzi değil. Ya sarhoş narası gibi bir naradır veya ortalığı gaza getirmek için söylenmiş bir lakırdıdır. Feyiz geldi mi herkese gelir. Miktarı ve tesiri ayrıdır, o başka mesele.

İşte feyiz böyle bir şeydir. Maddeyle ancak bu kadar anlatılır. Lisan da bir maddedir, bu kadar sığar. Suyun tadını, susuz kalıp da içen bilir.

Akıl kendisini aşan şeyleri kabullenmekte niçin zorlanıyor? Kalpsiz akıl olur mu? Olursa, bu nasıl bir akıl olur?

Büyüklerimiz aklı izah ederken, "akl-ı meaş" ve "akl-ı mead" diye iki tarzda izah etmişler. Birisi sadece menfaati gerektiren şeyleri yapma yollarını gösteren akıl, öteki de biraz daha maneviyatı düşündüren. Ama her hal-ü kârda akıl bir mahlûktur. Her mahlûk gibi evvela menfaatini düşünür.

"Gönül ve aşk meselelerinde akıl, bataklığa düşmüş eşek gibidir; çırpındıkça batar" der Hazreti Mevlânâ.

Akıl şuna benzer: Uçak, havada uçan bir araçtır, fakat bu uçak havalanmak için piste ve tekerleklere muhtaçtır. Aprondan hareket edip piste gidene ve havalanana kadar iki kanadı, pervanesi ve motoru da olsa, fonksiyon olarak o bir uçak değil, tekerlekler üzerinde hareket eden, yere temas eden bir "araba"dır. Ne zaman tekerlekleri yerden kesilir, o zaman uçak fonksiyonunu yerine gelmiş olur. İşte akıl, kişinin yükselmesi için "pist" gibidir. Uçak pisti terk etmezse uçamaz, insan aklı terk etmezse yükselemez.

Kafa ve kalp, dünya ve âhiret, bilim ve din dengesinin bozulma sebepleri nelerdir?

Batıl inançla bilim bir araya gelmez. Dünyanın döndüğünü söyleyen Galilei'nin aforoz edilmesi gibi. Ama hak inançla bilim asla birbirinden ayrı değildir. Türk toplumu olarak özellikle Tanzimat'tan beri Batı kaynaklı ilim tahsil ettiğimiz için, onların kendi içlerindeki "batıl inanç ve bilim" çatışmasını, "batıl" kelimesini kaldırarak, "inanç ve ilim" çatışması halinde anlamaya başladık. Bu bizim yanlışımızdır, hakikatte böyle bir şey yoktur.

Biz ağzımızı hep mübarek olarak görürüz. Güzel söz söylemeli, helal yemeli. Her yemeğin sonu helâdır. Hiç helâdan bahsetmeyiz. Helâsız bir dünya düşünülebilir mi? Her şey lazımdır. Kafa da lazım, gönül de lazım. İnanç da lazım, ilim de lazım. Bunlar birbirine aykırı şeyler değildir. Birbirinin tamamlayıcısıdır. Sindirim ağızda başlar, anüste biter. Anüssüz bir sindirim düşünülemeyeceği gibi, kafasız bir gönül, gönülsüz bir kafa düşünülemez.

Bunu sembolize etmek için eskiden şeyhler ve âlimler, sardıkları destarın ucunu serbest bırakırlardı. Şimdiki gibi, sarık sarıp ucunu içine sokmazlardı. Taylasan denilen bir parça bırakılırdı. Bu parça genellikle meme hizasına kadar uzatılırdı. Bu bir sembolik anlatımdır: "Kafa ile gönül arasında rabıta olacak; kafasız veya gönülsüz adamdan, şeyh ve âlim olmaz" demektir.

Zamanımızda "tearuf"u nasıl anlayıp uygulayabiliriz?

Kur'ân-ı Kerim'i okurken, şimdiki moda tabiriyle, satır aralarını da okumak lazımdır. Kur'ân-ı Kerim'in satır aralarının aydınlatıcısı, Rasûlullah Efendimizin hayat-ı seniyyeleridir. İnsanlar birbirini iyi tanırsa, aslında kimi iyi tanımış olurlar? Mahlûklar birbirini iyi tanırsa, Hâlıklarını iyi tanımış olurlar. Kullar birbirini iyi tanırsa, Rablerini iyi tanımış olurlar. "Ben sizi kabile kabile, meşrep meşrep yarattım ki birbirinizi daha iyi tanıyasınız." İbare burada bitti, şimdi satır arası başlıyor: "Böylelikle beni daha iyi tanıyasınız." İşte bu demektir bu ayetin mânâsı. Tabii bundan ibaret değil, mevzu ile alakalı olanı bu kadar. Hiç kimse hiçbir ayet için "bundan ibaret" diyemez.

İhlâs ile iktidar telif edilebilir mi?

Telif edilmemiş olsaydı, Hulefa-i Raşidin ve Ömer ibn-i Abdülaziz Hazretleri gibi zevat olmazdı. Biraz örnek ve abide şahsiyetler hakkında fikir edinirsek, ihlâs ile iktidarın pekâlâ bir arada olabileceğini öğreniriz.

Müslümanları birbirine bağlayan "nurani bağlar" nelerdir?

Tek Allah, tek peygamber, tek kitap, tek kıble… Daha ne istiyoruz? Mesela, kıbleye yönelmeyi yeterince kavradığımızı söylemek pek kolay değildir. Çünkü bir camiye gittiğimizde, birbirimizin arkasında, saflar halinde durduğumuzu görürüz. O safların hepsini teker teker Kâbe'ye yaklaştırın ve tam Kâbe avlusuna sokun. Birbirine sırtını dönmüş saflar mı göreceksiniz, yoksa bir nokta etrafında halka olmuş saflar mı göreceksiniz? Bir nokta etrafında halka olma hususunda Hazreti Mevlana, "Aradan Kâbe'yi kaldır, birbirine doğru secde edersin ey insanoğlu" der. Bunu da anlamak için birazcık göz sahibi olmak lazımdır. Yine aynı sözü söyleyeceğim: Bunu anlamak için dinimizi tapınma dini olmaktan çıkarmak lazımdır. "Yedim aşı, kıldım beşi, yattım aşağıya" kafasıyla Müslüman olunmaz.

Ağır gelmesin… Hazret-i Peygamberin sözlerinden bir milim dışarıda bir laf asla söylemiyorum. Buyuruyorlar ki, "Sizin davranışlarınıza bakıp da Müslümanlığa özenen insanlar yoksa imanınızı gözden geçirin." Bugün insaf ile bakalım Müslümanlara. Bir yabancı, bizim bu halimize bakıp Müslümanlığa özeniyor mu? Peki, daha önce başka dinlere mensup olup da Müslümanlığı kabul eden bu kadar insan var. Hiçbiri Müslümanlara bakarak Müslüman olmuyor; Müslümanlığı tetkik ederek oluyor. 1978'den beri yurtdışına gidiyorum. Müslüman olmuş, belki 1000' den fazla din kardeşimizi tanıyorum. Hiçbirisi bize bakarak Müslüman olmadı. Hepsi kaynak tetkik ederek oldu.

Kur'ân-ı Kerim'de kendisi hakkında, "Benim Habib'imin (sav) hayatında sizler için alınacak güzel örnekler vardır" buyrulan, dolayısıyla her hareketi örnek ittihaz edilmesi lazım gelen bir peygamberin ümmeti olduğumuzu unutmuşuz. Cebinde ayna ve tarak taşıyan, yani zahir itibariyle çok tertipli olan bir peygamberin ümmeti olduğumuzu unutmuşuz.

"Taş atan bizden, taş attıran bizden değildir." Bunu da erbabı anlasın

semazen.net

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

BENİM BÜTÜN İLLETLERİMİN TABİBİ AŞKTIR

24/7/2007 -Kategori: tasavvuf



Vakt-i şerifler hayr olsun efendim! Hayırlar feth olsun, şerler def olsun. Ne güzel hülâsa edivermişler gönüllerindekini, tasavvuf ehli! Ve hep, artık ezberlenmiş, formüle edilmiş bu sözlerle güzelliklere tâlip olmuşlar, çirkinliklerden kaçmışlar. “Eğer dünya malını gönlüne indirirsen çirkinlik olur, yok eğer onu hayra vesile kılarsan güzellik olur.” meâlindeki Mesnevî sohbetimizi yapmıştık daha önce. Ve devam ediyor Hazret-i Mevlânâ, mal toplamanın faydasının ne kadar olduğunu izâh için.

Ger berizi bahra derkûzei
Çent güncent kısmeti yekruzei

Denizi bir kâseye dökecek olsan, ne kadar sığar? Ancak bir günlük rızkın kadar. Malûmdur ki gemi, suyun üzerinde, denizin üzerinde gittiği müddetçe su onu kaldırıcı ve gitmek istediği yere ulaştırıcı bir vasıtadır. Ne zaman ki gemide bir delik hâsıl olur, deniz, geminin içine girmeye başlarsa artık o gemi yürümez ve batar. İşte dünya malı seni varmak istediğin yere götüren, götürücü olan deniz gibidir. Onu sen içine almazsan, üzerinde olursan gemi gibi istediğin yere varırsın. Yok, hırsla, tamah ile onu içine almaya kalkarsan geminin su alıp batması gibi dünyada batarsın. Ve kanaat ne tükenmez bir hazinedir. Kanaat yerine, hazineyi, zenginliği malda aramak boştur.

İnsana yaradılışında yükselmek, yücelmek, daha geniş imkânlara kavuşmak arzusu verilmiştir. Bu, hırsla tamah hâlinde olursa o zaman Hazret-i Peygamber’in “İnsanın iki vadi dolusu altını olsa üçüncüyü ister ama bu iyi bir şey değildir.” buyurduğu gibi iyi olmayan insanlar sınıfından oluruz. Ancak dünya malı sadece yükselmek için bir itici güç, âdeta, bir otomobilin marş motoru gibi ilk hareketi verecek güç olarak kabul edilirse o zaman motoru çevirir ve motor yürümeye başlar. Marş motoru ana motoru çalıştırır ve araba gitmeye başlar. Marş motorunu otomobilin motoru yerine kaim edersek o zaman o arabanın motoru da kendi de dağılır gider. Bütün bunlar birer misal ve bu misallerle anlatılmak istenen şey şu: Dünya hâline şükredebilmek için senden daha aşağıda olanlara bakacaksın. Maddî imkân bakımından daha aşağıda olanlara. Âhiret hâlinde yükselmek için ise senden daha yücelere, daha olgunlara bakacaksın. Eğer bunun tersi yapılırsa yani “Ben filancadan daha çok namaz kılıyorum, daha çok ibadet ediyorum, daha çok şöyleyim, böyleyim.” denir ise zarar olur. Bir kere, benlik başlar. Başkasını beğenmemek başlar. Ona “ucb” denir, “kendini beğenme” denir ki gururdan daha özel ve tehlikeli bir histir. İhtiyacından fazla mal vesaire peşinde koşmak sadece hevesi tatmin eder, insanı tatmin eden şey değildir. Hülâsa, ihtiyacıyla nispet kabul etmeyecek derecelere vardırılan her şey hırs ve tamah eseridir. Hırs ve tamah ise insanı hakîkatleri anlama yolunda en büyük esarete müptela kılan şeydir.

Kâseyi çeşm i harisan turneşut
Ta sedef kâni neşûd pür dur neşud

Hırs ve tamah ehlinin gözü doymaz. Hâlbuki sedef kanaat gösterip kapanmasa idi içinde inci olmazdı. Hazret-i Mevlânâ burada daha başka bir misal veriyor. Malûm, incinin oluşmasında birtakım destanî anlatımlar vardır. Efendim, nisan yağmuru yağdığı zaman istiridye, sedef, ağzını açar ve içine bir nisan yağmurunun düşmesini bekler. O yağmur düşer düşmez de ağzını kapatır ve istiridyenin özelliğinden dolayı o nisan yağmuru tanesi inci olur. Eğer o nisan yağmuru yılanın ağzına damlarsa zehir olur diye şairâne bir izâh vardır. Bunun aslının böyle olmadığı tabii biliniyor. Esasında istiridye, içine giren kum tanesinin zararlarından kendisini korumak için kendi salgıladığı bir maddeyi o kum tanesinin etrafına sarar, işte ona da biz inci deriz. Fakat nisan yağmurunun bereketlerinin karşılığı ve mahlûkattaki sedefin inci yapıcılığı, yılanın zehir akıtıcılığı anlatılsın diye böyle bir efsane kabul edilmiştir. Hazret-i Mevlânâ da bunun misalini açıklayarak bir başka özellikle şöyle anlatıyor: Eğer istiridye ağzına giren nisan yağmuru tanesine veya kum tanesine kanaat edip ağzını kapatmasa idi, birkaç damla daha gelsin, birkaç tane daha gelsin diye beklese idi ağzı kapanmadığı için inci, dürdâne hâsıl olmazdı. İşte sen de karnın doyduktan sonra ağzını açma, açık bırakma. Gözünün doyması için de gözünü hakîkî manzaralara çevir. Bakılması lâyık olan şeylere çevir. Bakılmayacak şeylere çevirme. Yoksa kapatamazsın. Kapatamayacağın zaman da gözün doymaz. Azîz dostlar, iki şey doymaz; toprağın karnı, insanın gözü.

Her kiracamei zi aşkı çak şüt
Ozi hırs u ayb külli pak şüt

Her kimin elbisesi aşkın pençesi ile parçalanırsa o kimse hırstan da tamahtan da bütün ayıplardan da tertemiz olur. Hazret-i Mevlânâ bu beyti ile bir suali cevaplandırıyor. Hırsın, tamahın fenalığını anladık. Peki, bundan kurtulmak için ne yapacağız? İşte Hazret-i Mevlânâ en kolay tavsiyeyi yapıyor: Aşk... Aşk... Aşk…
Ve devam ediyor:

Şad baş ey aşkı hoş i sevdaima
Ey tabibi cümle illet hayima

Ey faydası hoş olan ve bütün illetlerimizin, marazlarımızın, hastalıklarımızın devası olan aşk, şâd ol sen! Aşk, bir adamın yakasından tutup onu kendine doğru çekmeye başlayınca o kişiyi bir elbise gibi kaplamış olan hırs ve tamah, mal ve servet bağımlılığı ve bunun gibi bütün ahlâkî ayıplar yok olur, çıkar. Elbisenin yırtılıp çıkması gibi... Ve bütün illetlerin hekimi aşktır. Ey aşk, sen şâd ol!

Ey devai nahvetü na mu suma
Ey tü eflatu nu calili suma

Bizim kibir ve azametimize ilaç olan ve bizim için Eflatun ve Calilus olan aşk, sen çok yaşa! Hazret-i Mevlânâ bu son iki beyitte aşka methiyeler söylüyor. Ve aşkın, mal hırsı ve tamahına ilaç olduğu gibi kibir ve azamete de ilaç olduğunu, Eflatun ve Calilus gibi bizim hastalıklarımıza deva olacağını söylüyor.

Malûm, Eflatun -Platon- eski Yunan filozoflarından. Eski tâbiriyle hikmet-i işrak yani doğuş felsefesi denen bir özel felsefî okulun, ekolün kurucusu ve hâlâ tesiri devam eden çok mühim bir feylesof. Ancak burada filozofî açıdan değil hikmet açısından ele alınmıştır. Yani bu beyitte bir hakîm olarak yer almıştır. Çünkü, malûmunuz, tasavvufla felsefe birbirinden ayrı şeylerdir. Bazen günlük hayatımızda tasavvuf felsefesi diye kullanılıyor. Tasavvufun felsefesi olmaz. Tasavvuf ve felsefe kaynakları itibariyle farklı şeyler olduğu için birbiriyle bağdaşmaz. Tasavvufun felsefesi, felsefenin tasavvufu yoktur. Olmaz böyle bir şey! Çünkü felsefenin menşei, doğuşu akıldır. Tasavvufun doğuşu ise vahiydir. Yani, Resûlullah Efendimiz’den intikalen bize gelen sözlerdir, emirlerdir, nasihatlerdir, vs.

Filozoflar, dikkat buyrulursa hep birbirlerini nakzederler. Yani onun filanca tarafı eksik, berikinin falanca tarafı eksik diye. Hâlbuki mutasavvıflar hep birbirlerini tamamlarlar. “Onunki öyle güzel, benimki böyle güzel, ötekininki öyle güzel.” derler. O ona, o ona, o ona “Doğrudur, yanlış değildir.” derler. Dolayısıyla nakz yoktur. Beyitte sözü geçen Calilus ise Bergamalı bir hemşehrimiz. Miladî 130-200 yılları arasında yaşamış Bergamalı mühim bir hekim ve Hipokrat’tan sonra en büyük hekim sayılır. İşte Hazret-i Mevlânâ aşkı biri hakîm, biri hekim olan iki büyük zâta benzetiyor. Aşkta öyle bir kudret, öyle bir çekicilik, öyle bir yola getiricilik, düzelticilik vardır ki Eflatun’un felsefeyle, Calilus’un tababetle yapamadığı ruhanî ve cismanî tedavileri aşk, icrâ eder. İşte onun için “Ey tabibi cümle illethâ-yimâ, benim bütün illetlerimin tabibi olan aşk!” diyor.

Efendim, aşk bahsi daha devam eder, çünkü evvelimiz aşk, hâlimiz aşk, istikbalimiz aşk.
Aşk olsun efendim.


Ö. Tuğrul İnançer - Keşkül dergisi

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

EDEB YÂ HÛ

24/7/2007 -Kategori: tasavvuf

 

Ö. Tuğrul İNANÇER
RÖPORTAJ


Allahu Teâlâ'dan bizi edebe muvaffak kılması niyazı ile söze başlayalım aziz dostlar. Çünkü Hz. Mevlânâ Mesnevî-i Şerifin daha başlarında, 79. beyitte Cenab-ı Hakk'tan edeb niyazında bulunuyor.

Ez hudâ cûyîm tevfik-i edeb
Bî edeb mahrum u geşt lutf-i rab

"Huda'dan edeb hususunda yardım dileyelim. Çünkü edebi olmayan, Rabbin lûtfundan mahrum kalır."

Efendim Evliya Çelebi'yi bilirsiniz. Kendi devrinin şartları içinde pek çok memleket gezip, enteresan notlar alıp, bir seyahatname tertib etmiş ve bazı abartılı ifadeleri ile de bir takım özellikler taşıyan ama çok önemli bir kaynak eser haline gelen Seyahatnâme'sini bize bırakmış O mübalâğalı, abartılı ifadelerinden bir tanesi de Bursa hakkındadır. Bursa' nın yeşilliğini, sularını anlatırken bir cümle kullanır Evliya Çelebi: Bursa sudan ibarettir vesselam. Aynı ifade ile, tasavvuf edebden ibarettir, vesselam dersek, hiç abartılı bir ifadede bulunmuş olmayız.

Evet, tasavvuf edebten ibarettir. Edebin sözlük anlamı, kibarlık, incelik, nezaket ve uygun davranışlarda bulunma özelliği demektir. Deyim olarak anlamı ise, sahibini utanılacak şeylerden alıkoyan his ve irade demektir. Edebin kaynağı özellikle aile ve onun yanı sıra okul, çevre, gelenekler v.s. Bu kaynaklardan elde edilen edeb ile dünya hayatında iyi, güzel, hoş edebli olunabilir. Fakat gerek dünya hayatında, gerek sonsuz hayatta edebin yegâne kaynağı Rasulullah Efendimiz'in hayat-ı saadetleridir.

"Bismillahirrahmanirrahim le qad kâne lekum fî rasûlillâhi üsvetün hasenetün li men kâne yercullâhe ve'l-yevmel-âhira ve zekerallâhe kesîra" "Andolsun ki Rasulullah'ta sizin için Allah'a ve âhiret gününü dileyenler ve Allah'ı çok çok zikredenler için güzel bir örnek vardır. Numûne-i imtisal vardır. Uyulması gereken örnek vardır."

Allah-ı Zü'l-celâl, Ahzâb Sûresi'nin 21. âyetinde böyle buyuruyor. "Üsvetün hasene", güzel örnek. Ve bir başka âyette, Haşr Sûresi'nin 7. âyeti içinde "esta'î zübillâh; ve ma âtâkümü'r- rasûlü fe hüzûhu ve mâ nehaküm 'anhü, fentehû" "Peygamber size ne verirse alın. Ve neyi yasaklarsa ondan çekinin, sakının."

Allah-ı Zülcelâl, Habîb-i Edîb'ini her türlü edeble süslemiş ve sözleri ile de davranışları ile de en üstün ahlâk ve edeb örneği olarak kullarına onu tavsiye etmiştir. "Ve inneke le 'alâ huluqin azîm" şüphesiz sen yüce bir ahlak üzeresin âyeti ile "beni rabbim terbiye etti ve terbiyemi de güzel kıldı.." Hadîs-i Şerifi de bu gerçeği beyan buyurmaktadır.

Bu nedenle, tasavvufun temeli de tabanı da tavanı da ve her ikisi arasındakiler de edebten ibarettir. Eski dergâhlarda mutlaka asılı bulunması gereken bir levha olurdu. Edeb yâ Hû! Çok seyrek de olsa bazı uygun davranışlarda bulunmayan kişilere büyükler tarafından küçücük bir ikaz yapılırdı. "Edeb yâ hû" Bu edeb bahsi münasebetiyle Hz. Mevlânâ'nın edebest -edebtir- redifli bir gazeline kulak verelim isterseniz.

Hâce der-yâb ki cân der ter-i insan edebest
Hâce envâr-ı dil u dîde-i merdân edebest

"Ey kişi, bilmiş ol ki nasıl ruhsuz bir bedene can denilemezse, işte onun gibi edeb, ruh gibidir. Allah erlerinin gözü ve gönüllerinin nurunun aydınlığı, edebtir."

Âdem ez âlern-i ulvist ne süfli der-yâb
Ravnâk-ı gerdîş-i gombed-i devrân edebest

"İnsan süfli, düşüklükler aleminden değil ulvi, yücelikler alemindendir. Bunu iyi anla". İnsan, meleklerin secde ettiği Âdem'in neslindendir. Yeryüzünde Allah'ın halîfesi insandır. İnsanda, Allah'ın ruhundan üfürdüğü ruh vardır (Ve nefahtü min ruhî). İnsan en güzel ve en üstün yaratılışla yaratılmıştır yani Ahsen-i takvim ile. İşte bu Kur'ânî gerçekleri iyi anla. "Ve şu gökkubbenin dönüşü ve devranın gidişindeki revnak, güzellikler de edebtendir."

Efendim daha başka âyetlerde de var ama daha çok biliniyor diye onu örnek vereyim; Yasin suresinin 38, 39 ve 40. âyetlerinde ayın, güneşin, gece ve gündüzün Azîz ve Alîm olan Allah'ın takdiri ile belli yörüngeler ve ritimlere bağlandığı beyan buyurulmakta. Hz. Mevlânâ ay, güneş, gece ve gündüzün Azîz ve Alîm Allah'ın sözünü dinlemek güzelliği ile edebe riâyet ettiklerini söylüyor.

Ger to hâhî ki kadem ber-ser-i iblis nehî
Dîde boşka vü bibin kâtil-i şeytân edebest

"Eğer şeytanın başını ezmek istiyorsan edeb sahibi ol. Gözünü aç, gör ve bil ki, şeytanı öldüren şey edebtir."

Malumdur ki ilk edebsizlik şeytandan zuhur etmiştir. Cenab-ı Hakk'ın kendine yeryüzünde halife olarak yarattığı Hz. Âdem'e ve onun şahsında insana, meleklerin secde etmesi emredildiğinde şeytan bu emri dinlememiş ve edebsizlikle Allah'a isyan etmiştir. Bilindiği gibi edebin ilk ve ön şartı, söz dinlemektir. Şeytan söz dinlememek ile de kalmamış, kendince bir kıyas yaparak "Beni ateşten, Âdem'i topraktan yarattın. Ateş topraktan üstündür, ben de Âdem'den üstünüm." Böyle bir kıyasla Allah'a akıl öğretmeye kalkmıştır. Bu edebsizliği ile de Allah'ın rahmetinden koyulmuştur. Şeytan edebsizlikte daha da ileri gitmiş "Beni sen azdırdın" - estağfirullâh - diye bir de kendi kabahatini Allah'a yüklemeye çalışmış ve insanoğlunu Hakk'a giden yoldan ayırmak için kıyamete kadar mücadele etmeye yemin etmiştir. Bu mücadelede insanın yapacağı en doğru ve tek şey Allah'ın emrine uyarak, yani söz dinleyerek, e'ûzü billahi mine'ş-şeytani'r-racîm "kovulmuş şeytanın şerrinden Allah'a sığınırım" demekten ibarettir. Allah'a sığınmaktan ibarettir. Allah, şeytanla mücadelede -amiyane tabirle - kabadayılığa, külhanbeyliğe müsade etmiyor. "Sadece bana sığının, bu size yeter." diyor. Biz o sözü dinleyerek şeytanın şerrinden Allah'a sığınırız.

İnsanın hiddetlenme hali, şeytanın meydanı boş bulduğu haldir. Şeytan en çok insana hiddetli halinde musallat olur. Ve sövmek, dövmek gibi insana yakışmayan haller yaptırır. Onun içindir ki Cenab-ı Ali keremallahu veçhe "En kahraman kişi, hiddetini yenen kişidir."'Yani şeytana mağlup olmayan kişidir, buyuruyor. Şeytan aynı zamanda insana affetmeyi, merhamet etmeyi unutturur. Eğer herhangi bir meselede biz af ve rahmet göstermezsek, Allah'a karşı olan kusurlarımızda hangi yüzle af ve merhamet dilenebiliriz? Unutmamalıdır ki affeden, affedilir. Rahmet edene rahmet edilir. Biz burada yine şeytandan Allah'a sığınarak Hz. Mevlânâ'nın Edeb gazelinin bir sonraki beyitine geçelim.

Âdemîzâde eğer bi edebest, âdem nîst
Fark der cism-i benî-Âdem ü hayvan edebest

"însanoğlunda eğer edeb yoksa, bilin ki o insan değildir. İnsanoğlunun cismi ile hayvan arasındaki fark edeb dolayısıyladır."

Madem ki Âdemoğluyuz diyoruz kendimize, öyleyse atamıza yakışır şekilde ve ondan örnek alarak hareket etmemiz gerekir. Ne yapmıştı Hz. Âdem? Yaklaşmaması emredilen ağaca yaklaştığında hatayı, kusuru kendinde bilmiş ve Rabbena zalemnâ enfusena "Ey Rabbimiz, biz nefsimize zulmettik. Eğer sen bizim kusurlarımızı örtmez ve bize merhamet kılmazsan şüphe yokki biz zarar edenlerden oluruz." diye af dilemistir. İşte âdemoğluna atasına uymak yakışır. Ve edebini göstermek bu edebi göstererek, şeytan gibi değil, Âdem gibi davranarak kabahati kendinde bilmek insana yakışır. Ve bütün bu edebler insan ile hayvan arasındaki farkı belirler. Yemek, içmek, barınmak, üremek  gibi haller hayvanda da vardır, insanda da vardır. Bunların dışında ve üstündeki davranışlar insanı  insan eden hallerdir. Efendim tabi bu sözümuz, Ademoğullarına.

Kendilerine Âdemoğulluğunu değil, maymun oğulluğunu yakıştıranlara ve öyle zannedenlere sözümüz yok. Son iki beyit dolayısıyla arz etmeye çalıştığımız hususların hepsi Kur'ân âyetlerinden alınmadır. Sûrelerini ve âyet numaralarını söylemedim çünkü Kur'ân-ı Hakîm'de bu hususta pek çok âyet var. İşte onun için Hz. Mevlânâ edeb gazelinin devamında buyuruyor ki,

Çesm boşka vü bibin cümle kelâmullâh râ
Âyet âyet hemegî ma'ânî-i Qur'ân edebest

"Gözünü aç! Dikkat et! Tamamen Allah kelâmı olan Kur'âna iyice bak! Ayet âyet bütün Kur'ân'ın manâsı edebtir ve Kur'âna edeble iman et. Çünkü;

Gerdern ez akl suâlî ki bâşed îmân
Akl der-gûş-i dilem goft ki îmân edebest

"Akıla sordum, nedir iman? Akıl, kalp kulağıma eğilip dedi ki iman, edebtir." Peki, bu ne demektir?

Şems-i Tebriz hâmuş kon ki toy-i sırr-ı hudâ
Enver-i efdâl-u in şem-i sebistan edebest

Ey Şems-i Tebriz, suskun ol! Sus ki bu bir ilâhî sırdır. Ancak şu kadar söylenebilir, dile gelebilir ki, geceleri ve karanlıkları aydınlatan iman mumunun en parlak ve en üstün aydınlığı edebtir."

Edeb bahsi bir sohbetin içine ancak bu kadar sığar. Arzetmeye çalıştığım Hz. Mevlânâ'nın bu gazelini K'enan Rifâî merhum çok güzel bir şiir ile Türkçeye çevirmiş idi. Biz yine Hz. Mevlânâ lisanından Cenab-ı Hakk'tan bizleri edebli kılması niyazında bulunarak; sözlerimize nihayet verelim:

Ez hudâ cûyîm tevfikî edeb

Hoş kalın, hoş olun efendim.


Keşkül Dergisi 7. sayısında yayınlanmıştır.

Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı