Tasavvuf ve Mûsıkî
Hakkı seven aşıkların eğlencesi tevhid olur
Aşk oduna yanıkların eğlencesi tevhid olur
Mısri'ye uyan kişinin gider çürüğü işinin
İçindeki can kuşunun eğlencesi tevhid olur
Tasavvuf, taassup düşüncesine göğüs geren, beşeri zevki, ilahi zevk derecesine çıkaran, bu iki zevkin imtizacını sağlayan bir düşünce... Bir düşünce olmaktan çok, bir yaşayış, bir hayat tarzıdır. Bu hayat tarzı ile, Hakk'a ulaşma yolunda mesafe alınır.
Tasavvuf hayatının dış yüzünde göze çarpan en belirli hususiyet, san'ata olan bağlılıktır. Cenâb-ı Hakk'ın "Mübdi (ibdâ' edici, bedii eser yaratıcı, bir şeyi örneği olmadığı halde meydana getiren) sıfatının tecellisi olan güzel sanâtların her koluyla, tasavvuf ehli ilgilidir. Meselâ bir Mevlevi mukabelesinin koreografisi, asırlardan beri tasavvuf ehlinin ince ve yüksek san'at imbiğinden geçerek bugünkü ulaşılmaz derecesine erişmiştir. Bu; güzel yazıdan mimariye, musikiden sedefkârlığa, şiirden raksa kadar hep böyledir.
Tasavvuf hayatında san'at bir gâye değildir. "Ayin-i Evliyaullah" denilen tasavvufî âyin ve merasimlerde yeralan en geniş mânâsıyla dans, en yüksek mânâsıyla mûsıki ve edebiyat, burada bir gâye olmayıp kişiyi Hakk?a çekmek, Hak için ve Hak yolunda tuzağa düşürmek maksadıyla kullanılan bir vâsıtadır. Mûsıkî ile, raks ile hatta giyim tarzı ile kişinin göz ve kulağına hitab etmek ve böylece her insanda yaratılıştan varolan estetik duyguları harekete geçirerek kişideki beşeri zevki, ilahi zevk derecesine yükseltmek... İşte tasavvuftaki san'attan gâye budur. Çünkü tasavvufun kendi gâyesi ancak ve ancak "Hak" dır.
Güzel san'atların içinde mûsıkî, tasavvuf ehlinin çok kullandığı bir vâsıtadır. Çünkü; ruhlar yaratıldığında, Yaratıcı tarafından "Elestü bi Rabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)" diye hitab olundu ve ruhlar "Kalû, belâ (evet dediler)" ve bu ilahi, Rabbânî hitab ile mest oldular. O, hiçbirşey ile izah edilemeyecek, hiçbirşeyden hissedilemeyecek, beşer olarak anlatılması mümkün olmayan, ancak yaşanan ve duyulan bir Rabbânî Mûsıkî idi. Kainatın sonunda da mûsıkî var: Sûr-ı İsrâfil... Allah (cc) cesetlere "Kalkın, mahşer yerinde toplanın" diyebilirdi. Böyle demeyecek, mahşeri, mûsıkî ile, yâni "ses" ile İsrâfil'in sûru ile ilân edecek..
İşte bunlar birtakım işaretlerdir ki ancak ehline malumdur. Bu işaretleri hakkıyle idrak edenlerden olan Hazret- işaretlerdir ki ancak ehline malumdur. Bu işaretleri hakkıyle idrak edenlerden olan Hazret-i Mevlânâ?da Mesnevi'sine "Bişnev in ney (Dinle bu neyi)" diye başlayarak; dinlemenin, işitmenin, sesin yâni mûsıkînin ehemmiyetini belirtmiştir.
Dinin bir "mükellefiyet", bir de "muhabbet" yönü vardır. Mükellefiyetlerimizin sorumluluklarımızın nasıl ifa edileceğini (yerine getirileceğini) din alimleri öğretirler. Bu yoldaki muhabbetimizi hatta aşkımızı nasıl izhar edeceğimizi (açığa vuracağımızı) ise tasavvuf yolu bize öğretir. Aşkı dile getirmekte mûsıkînin ne kudretli bir vâsıta olduğu da âşikardır. İşte bunlardan dolayı Hak âşıkı tasavvuf ehli, mûsıkî ile hem-hâldirler.
Ö. Tuğrul İnançer - Âteş-i Aşkk Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
ANADOLU NİNNİLERİ
Türkiye sınırları içinde yer alan ve farklı diller konuşan toplulukların müzik kültürlerinden ninni örneklerinin yer aldığı Anadolu Ninnileri albümü, Kalan Müzik tarafından yayınlandı. Melih Duygulu tarafından yayına hazırlanan albümde, hem stüdyoda yapılmış, hem de yerel derleme çalışmalarında kaydedilmiş ninniler yer alıyor. Albümde yer alan ninnilerin seçkisi sırasında iki temel özelliğe dikkat edilmiş: Bunlarda birincisi Anadolu’da yaşayan etnik grupların dillerinde söylenen ninniler, ikincisi ise Türkçe söylenen ninniler. Etnik grupların dillerinde söylenen ninniler -bulunabildiği ölçüde- bazen bir bazen iki örnekle sunulmuş. Bunların bazıları eski kayıtlar arasından seçilmiş, bazıları da yeni kaydedilen ninni icralarından seçilerek verilmiş. Türkçe ninniler kendi içinde iki ayrı özellik taşıyor. Çoğu eski kayıtlardan ve yerel icracılardan derlenen bu koleksiyon, çeşitli yörelerdeki ninni söyleme tavrını yansıtacak biçimde seçilmiş. Yeniden icra edilen ninniler ise "Ağıt ninni" veya "Türkü ninni" adı verilen türlerden oluşturulan bir repertuarı kapsıyor. Anadolu Ninnileri, halk kültüründe önemli bir yeri olan ninnilere farklı bir bakış açısı getiren, arşivlik bir çalışma...
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
UYAN EY GÖZLERİM
Sultan III. Murat Han bir sabah namazını kaçırmış.
Üzüntüsünden Uyan Ey Gözlerim Gafletten Uyan'ı yazmış.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dill-u dillerince(1) tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Semâvâtın kapuların açarlar.
Mü’minlere rahmet suyun saçarlar…
Seherde kalkana hülle(2) biçerler.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Bu dünya fanidir sakın aldanma.
Mağrur olup tac-u tahta dayanma.
Yedi iklim(3) benim deyu güvenme.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Benim, Murad kulun, suçumu affet.
Suçum bağışlayub günahım ref’ et.(4)
Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Sultan III. Murat
III. Murat’ın babası, Kanunî Sultan Süleyman’ın oğlu II. Selim’dir. Annesi ise Nur Banu Sultan’dır. 5 Cemaziyülevvel(5) 953 / 4 Temmuz 1546 tarihinde Manisa’nın Bozdağ Yaylağı’nda dünyaya gelen Şehzade Murat, 966 / 1558 tarihinde Akşehir Sancak Beyliği’ne, 1562 yılında ise Manisa Sancak Beyliği’ne getirilmiştir.
Padişahlığına kadar Manisa Sancak Beyliği’nde sancakbeyi olarak görevini sürdüren III. Murat, on ikinci padişah olarak 15 Aralık 1574’te cihanşümul Osmanlı payitahtına çıkarak saltanatını ilân eder. (III.Murat Han, Pir Hasan Hüsameddin Uşşaki (ksa)'yı Padişah olunca Uşak'tan İstanbul'a davet edip kendisine bir dergah açmıştır.) 21 sene tahtta kalan III. Murat, 16 Ocak 1595'de 49 yaşında iken vefat etti. Ayasofya Camii hazîresine (mezarların bulunduğu mekân) gömüldü. Keremi sonsuz, bâki olan Rabbimiz, Osmanlı tahtını nasip eylediği bu güzide insana rahmet eylesin!…
Âmin!…
Şair sultanlardan olan III. Murat, Muradî mahlâsıyla şiirler yazmıştır. Türkçe, Arapça ve Farsça divanları bulunmaktadır. III. Murat’ın 1001 (Hicrî) / 1593 (Milâdî) tarihinde yazdığı ve tasavvufî inceliklerle dolu "Fütuhât-ı Siyâm" isminde mühim bir eseri ile Şemseddin Sivasî tarafından şerhedilen "Esrarnâme" adında diğer bir eseri daha vardır. Osmanlı İmparatorluğu’nda birçok hükümdar Divan şiiriyle uğraşmış ve bu edebî ekolde nadide eserler meydana getirmiştir. Fatih Sultan Mehmet’in Avnî, Yavuz Sultan Selim’in Şahî, Kanunî Sultan Süleyman’ın da Muhibbî mahlâslarıyla Divan Edebiyatı’nın farklı aruz kalıplarında ve değişik nazım şekillerinde şiirler vücuda getirdikleri bilinir.
III. Murat’ın hayatına ve edebî yönüne ilişkin kısa bilgiler verdik. Şimdi asıl konumuza gelelim. Yukarıya aldığımız ve III. Murat Han’a ait olan, “UYAN EY GÖZLERİM!...” başlıklı şiiri. Bu müstesna şiirinin Türk tasavvuf musikisi makamlarında muhtelif besteleri vardır. Bu besteler tarihte olduğu gibi günümüzde de terennüm ediliyor. Sizler de bu şiirin bestesini keyifle dinlemişsinizdir. Bu güftenin bestesini ilk dinlediğimde sanki çarpıldım, ruhumun daraldığını, acıdığını hissettim. İlk etapta kendinizi sözlere ve namelere kaptırıyorsunuz, bu mısralarla ruh ikliminiz arasında bağlantı kuruyorsunuz… Sonra sözleri çok manalı ve bir o kadar güzel olan bu şiirin kime ait olduğunu araştırayım, dedim. Karşıma hayran olduğum bir medeniyetin padişahı çıkmaz mı: III. Murat…
Arapça ve Farsça sözcüklerle yüklü olan o günkü Osmanlıca Türkçesi’ni düşünürsek bu şiirin gayet sade bir dille yazıldığını anlamamız zor olmaz. Günümüz Türkçesi’yle dahi çok kolay anlaşılmaktadır. Şiirin sade bir dille yazılması onun kıymetsizliğine işaret değildir. Bu şiir kolay ve sade göründüğü hâlde, bulunup söylenmesi ve taklidi zor olan ‘sehl-i mümtenî’ bir tarzda kaleme alınmıştır.
Bir hitapla, “Uyan ey gözlerim gafletten uyan!...” şiirine başlayan Sultan Şair, silkinerek kendine gelmek istiyor. Nefsiyle baş başadır. Ahir ömrünü muhasebe edip tehlikenin kenarında olduğunu düşünüyor. İlmi, kudreti her şeyi kuşatmış olan Allah’ı tesbih etmekte yetersiz olduğu kanısına varıyor.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!...
Uyan uykusu çok gözlerim uyan…
Azrail’in kastı canadır, inan.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!...
Uyan uykusu çok gözlerim uyan…
Şair, ikinci kıtaya, seherlerde Rablerini tesbih eden kuşları mevzubahis ederek giriyor. Bu kuşlar kendi dillerince bizlerin bilmediği bir lisanla Hâlık’larını, Rezzak’larını zikretmektedirler. Nitekim şu âyet-i kerime Sultan Şair’imizin bildirdiği gerçeği çok veciz ve fasih bir şekilde ifade ediyor: “Yedi gök, yer ve bunların içinde bulunanlar Allah’ı tesbih ederler. Hiçbir şey yoktur ki, onu hamd ederek tesbih etmesin. Ancak, siz onların tesbihlerini anlamazsınız. O, Halîm’dir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir), çok bağışlayandır.”(6) Bu kıtada kuşlarla birlikte başka varlıkların da Rablerini tesbih ve tevhid ettikleri haber veriliyor: “Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar…” Kuşlar, dağlar, taşlar, ağaçlar birer parçadır. Kast olunan bu cüzlerin de içerisinde bulunduğu canlı ve cansız varlık âlemdir. Kuşkusuz göklerde ve yerde ne varsa O’nundur; O’nu tesbih etmiştir ve ediyordur. Gece ve gündüz, gök gürültüsü, bölük bölük uçan kuşlar, melekler, dağlar vb. gibi… Allah’a hamd ve korku ile boyun eğmiştir; yorulmadan ve büyüklenmeden noksan sıfatlardan münezzeh, kemâl sıfatlarla vasıflı bulunan Allah’ı tesbih ve tevhid etmektedirler.(7) Hülâsa her şey, ama her şey Allah’ı yüce sıfatlarıyla birlikte tesbih, tevhid ve tenzih etmektedir. Hakikat boyasıyla boyanmış Şair’imiz tekrar tekrar: “Uyan ey gözlerim gafletten uyan!... / Uyan uykusu çok gözlerim uyan…” demek suretiyle bu kıta ve diğer kıtalarda zatını ikaz edecektir.
Seherde uyanırlar cümle kuşlar...
Dill-u dillerince tesbihe başlar...
Tevhid eyler dağlar taşlar ağaçlar…
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!...
Uyan uykusu çok gözlerim uyan…
Üçüncü kıtada Allah’a ve Rasûlü’ne nasıl inanılması gerekiyorsa öylece inanan Mü’minlere sema kapısının açılarak rahmet suyu saçılacağını müjdeleyen Sultan Şair’imiz, seherlerde kalkmanın önemine tekrar dikkatlerimizi çekmek istiyor:
“Seherde kalkana hülle biçerler.” Hülleden kast olunan, bilindiği gibi Cennet elbisesidir. Evet, seher vakitleri İslâm literatüründe kıymetlidir. Nitekim; “(Bunlar),
‘Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azabından koru!’
diyenler, sabredenler, doğru olanlar, huzurunda gönülden boyun büküp divan duranlar, Allah yolunda harcayanlar ve seherlerde (Allah'tan) bağışlanma dileyenlerdir.”(8) buyrularak seher vaktinde bağışlanma dilemek, öneminden dolayı âyet-i celîlede zikrediliyor. Seher vaktinde yatmamak, sabah namazını kıldıktan sonra da güneşi üzerine doğdurmamak, geçen bu süre zarfında ibadet-i taatla, tevbe-i istiğfarla, tesbih, tenzih ve tehlille meşgul olmak âdâb-ı sünnettendir. Ayrıca Sabah namazının sünneti ve farzı arasındaki vakitte de bu şekilde hareket etmek sünnettir. Seher vaktinin bir uhrevîliği vardır. Kuşların zikir armonisi, havadaki o büyüleyici koku, bedeninizi saran ve sarsan seher vaktinin iklimi…
Son kıtalara geldiğimizde dünyanın faniliği; taç-u tahtın, saltanatın, malın mülkün, servetin geçiciliği hakikatini hatırlamak isteyen Sultan Şair’imiz Allah’a sığınıyor, Rabbinden bağışlanma istiyor, “Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.” demek suretiyle son arzusunu dillendiriyor.
Benim, Murad kulun, suçumu affet.
Suçum bağışlayub günahım ref’ et.
Rasûl’ün sancağı dibinde haşret.
Uyan ey gözlerim gafletten uyan!...
Uyan uykusu çok gözlerim uyan…
Dipnot ve Kaynakça:
1. Dill-u dil: Kendi dillerince.
2. Hülle: Cennet libası (elbise).
3. Yedi iklim: Farklı iklimlerin hüküm sürdüğü ülke toprakları.
4. Ref’ et: Lâğvet, kaldır, hükümsüz bırak.
5. Arabî aylardan beşincisi
6. el-İsrâ, 17/44.
7. Bkz. er-Ra’d, 13/13; el-Enbiyâ, 21/19-20; en-Nûr, 24/41; es-Sâd, 38/18-19.
8. Âl-i İmrân, 3/17.
Cafer Ceylan
Rehber Dergisi Sayı 44
Gonlünüzün Hızmetçısıyım...
Ne kadar türkü bilirsiniz? Bi düşünün. Tamam. Peki kimlerin olduğunu bilir misiniz? Bilemeseniz de emin olabilirsiniz ki içlerinden birisi Neşet Ertaş'ındır... Değeri sonradan anlaşıldı denilse de bana kalırsa her zaman biliniyordu Garip'in değeri. Lakin şöyle de bir komik durum var ki Neşet Ertaş ( Bunun yanında Orhan Gencebay, Müslüm Gürses vs.) dinlemeyi küçümseyenler, namodern (bilmem böyle bir kullanım var mı?) bulanlar şimdi O'nu dinlemenin entellektüel bir boyutu olduğunu düşünüyorlar. Daha doğrusu kılıfını böyle uyduruyorlar... (Kardeşim seviyorum desene) Velhasıl Ertaş'ın müziğinde kendini bulmayan yoktur.. "Garip"tir ama Neşet Ertaş, Kırmızı şarapla da iyi gider, Yayık ayranıyla da, İstakoz salatasıylada dinlersin Çiğ köfteyle de, Zahide, Teknede ay ışığı altıda viskini yudumlarkende özletir kendini, bir traktörün gölgesinde de... Çünkü Ertaş, Anadolu ruhu taşır. Saftır, iyidir, samimidir. "Bu türkü de sizinmiş" Diyen spikere "Saybisi yoksa bizimdir" diyecek kadar da mütevazi, "kimsin" diye sorduklarında "Gonlünüzün hızmetçısıyım" diyen gönüle sahip...
Bize de Estağfurullah demek düşür..
KENDİ AĞZINDAN HAYAT HİKAYESİ
Bin dokuzyüz otuzsekiz cihana
Kırtıllar köyünde geldin dediler
Babama muharrem, anama döne
Dediysen atayı bildin dediler
Dizinde sızıydı anamın derdi
Tokacı saz yaptı elime verdi
Yeni bitirmiştim üç ile dördü
Baban gibi sazcı oldun dediler
O zaman babamdan öğrendim sazı
Engin gönül ile hakk'a niyazı
O yaşımda yaktı bir ahu gözü
Mecnun gibi çölde kaldın dediler
Zalım kader devranını dönderdi
Tuttu bizi ibikli'ye gönderdi
Babam saz çalarken bana zil verdi
Oynadım meydanda köçek dediler
Anam döne ibikli'de ölünce
Tam beş tane öksüz yetim kalınca
Beşimiz de perişan olunca
Babamgile burdan göçek dediler
Yürüdü göçümüz tefleğe doğru
Bu hali görenin yanıyor bağrı
Üç aylık çoçuğun çekilmez kahrı
Bunlara bir ana bulun dediler
Yozgat'ın Kırıksoku köyü'ne vardık
Bize ana yok mu diyerek sorduk
Adı arzu dediler bir ana bulduk
İşte bu anadır buldun dediler
En küçük kardaşı kayıp eyledik
Onun için gizli gizli ağladık
Üstelik babamı asker eyledik
Yine öksüz yetim kaldın dediler
Zalım kader tebdilimi şaşırttı
Heybe verdi dalımıza devşirtti
Yardım etti Yerköy'üne göçürttü
Biraz da burada kalın dediler
Yerköy'den kırıkkale'ye geldik
Babam saz çalarken biz çümbüş aldık
Kırşehir'e varınca kemanı çaldık
Aferin arkadaş çaldın dediler
Yarin aşkı ile arttı hep derdim
Babamı bir yere dünür gönderdim
Başlık çok istemişler haberin aldım
İstemiyor yarin seni dediler
Kırşehir'de yedi sene kalınca
Düğün düzgün hepsi bize gelince
Burada herkese yer daralınca
Ankara'ya gider yolun dediler
Ankara'da (sünnetçi) Veysel Usta'yı buldum
Epeyce eğleştim, evinde kaldım
Yüz lirayı verip bir yatak aldım
Etti isen böyle buldun dediler
Bir ev kiraladım münasip yerde
Kaldı kavim kardaş hep kırşehir�de
Bu aşk hançerini vurdu derinde
Çaresini bulmazsan öldün dediler
Yarin aşkı ile döndüm şaşkına
Arada içerdim yarin aşkına
Canan acımaz mı garip dostuna
Bunu da içeriye alın dediler
Tasavvuf Müziği...
Tasavvuf müziği vahdet-i vücut (vücudun birliği) anlayışıyla bestelenmiş dini yapıtlardan oluşur.Mevlevi Bektaşi Celveti Gülşeni Halveti Kadiri Nakşi v.b. tarikatlarda tasavvuf müziği varsa da bunların içinde sanat değeri taşıyan ve gelişmiş müzik Mevlevi müziğidir Itri Dede Efendi Osman Dede Ahmet Ağa gibi besteciler tarafından bestelenen Mevlevi ayinleri Türk tasavvuf müziğinin başyapıtlarıdır Tasavvuf müziğinin önemli formları Mevlevi ayinleri dini peşrevler ilahilernaatlar şugllar mersiyeler Bektaşi nefesleri duraklar ve tevşihlerdir Tasavvuf Müziğinde Kullanılan Müzik Aletleri Bendir Derili vurmalı sazlardandır.Sadece tasavvuf müziğinde kullanılır.Dindışı müzikte kullanımı büyük hatadır. Kudüm Belli belirsiz ses veren derili,vurmalı sazlardandır.Gövdeleri yarıküre biçiminde olan iki küçük davuldan oluşur.Davullar , bakır gövdenin üzerine deri gerilerek yapılır ve ikisi arasında bir dörtlü ya da üçlü akor farkı vardır. Nevbe Derili vurmalı sazlardandır.Nevbeye verilen bir diğer adta 'zilsiz tef'tir.Nevbe de bendir gibi sadece tasavvuf müziğinde kullanılır. Ney Dilsiz nefesli sazlardandır.Sadece tasavvufta değil klasik türk müziğinde de kullanılır.Altısı önde olmak üzere yedi deliği olan bir kamış olan neyin ses alanı üç oktava yakındır. Rebab Yaylı sazlardan olan rebab sadece tasavvuf müziğinde kullanılır Göğsü deridendir.Düşey olarak iki arasında ya da sol diz üzerinde tutularak çalınır Ses alanı bir buçuk oktavı zor bulan rebab daha sonraları yerini sinekemanına bıraktı Dini Müzik Türleri A.Cami mûsikîsi (özelligi yalniz sesle icra edilmesidir) a) Usulsüz okunanlar Münacat, Ezan, Kaamet, Salat-u Selam, Tekbîr, Mersiye b) Usullü okunanlar Cumhur, Tevsîh ve Tesbîh gibi Ilahi türleri B. Tekke mûsikîsi (özelligi saz esligiyle de icra edilebilmesidir) a) Usulsüz okunanlar Na't-i Peygamberi ve Durak b) Usullü okunanlar Ayîn-i Serif (Mevlevî), Ayn-i Cem ve Nefesler (Bektasî) ve Zikir Ilahileri (Arapça güfteli olanlarina Sugl denir) C. Hem camide hem tekkede okunan dinî mûsikî formlari a) Usulsüz okunanlar Kur'an-i Kerîm ve Mevlid-i Serif b) Usullü okunanlar Her türlü ilahiler c) Kismen usullü kismen usulsüz okunan Miraciyye gibi
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı