İSTANBUL... YAĞMURDAN SONRA....
fotoğraf: latif çetinkaya
YAĞMURDAN SONRA... ÜSKÜDAR EMİNÖNÜ İSKELESİ...
Galata köprüsünde oltacılar
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
DALGALAN SEN DE....
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
TASAVVUFTA VARLIK (VAHDET-İ VÜCUD) - Prof. Dr. Hasan Kamil YILMAZ
İnsanoğlu, var olduğu günden beri insan, varlık ve Allah ilişkisine ilgi duymaktadır. Bütün dinler, felsefi sistemler, genellikle bu ilişkiyi çözmeye ve anlatmaya çalışırlar.Tasavvufi düşüncede de varlık konusu önemli bir yer işgal eder.
İslam'ın tevhid ilkesi, tasavvufta "vahdet ve birlik" anlayışını hayatın her safhasına yayma sonucunu doğurmuştur. Varlığın "Bir" olan "Allah'ın ezeli oluşu, gerek vahiy eseri olan Âyetlerin ve gerekse kainat kitabındaki Âyetlerin daima "Bir" i anlatması, "varlıkta birlik" (Vahdet-i Vücud) anlayışını pekiştirmektedir. Dağınık ve değişik düşüncelerin "Bir" e giden yolda insana perde olması, daima düşünceleri "Bir" e indirmeyi gerekli kılmıştır. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.)'in: "Kaygılarını Tek'e indirenin diğer kaygılarına Allah Teala'nın kefil olduğuna" dair hadisi, cem' veya "birlik" düşüncesinin temelini oluşturmuştur. Çünkü, kaygı ve düşünceleri Bir'e indirmek, daima Bir'i görmek ve Bir'i mülahaza etmek, Bir ile cem' olmak şeklinde gelişerek, tevhid ve varlığın birliği şeklinde ifade edilir olmuştur. Bazen, kaygı ve maksatların birlenmesi, Hakk'ın iradesiyle kulun iradesinin bir olması anlamına gelen "Tevhid-i Kusud" bazen, varlığın birlenmesi anlamına gelen "Tevhid-i Şuhud" şeklinde ifade edilen bu düşünce, genelde "Vahdet-i Vücud" veya "Vahdet-i Şuhud" adıyla meşhur olmuştur.
Varlık birdir. O da Hakk'ın vücudundan ibarettir. O'ndan başka hakiki vücud sahibi bir varlık, "O'ndan başka "kaim bi nefsihi" bir vücud mevcud değildir. Diğer varlıkların vücudu, O'nun vücuduna nisbetle yok hükmündedir. Çünkü, onların vücudları O'nun varlığına bağlıdır. Bu kevn alemindeki eşya, O'nun mazharı; yani zuhur mahallidir. Dolayısıyla, eşyanın varlığı, gölgenin varlığı gibidir. Nasıl eşya olmadan gölge olmazsa, onun varlığı olmadan, eşyanın varlığı düşünülemez. Onun vücudu yanında eşya, eşyaya göre gölge gibi, "keen-lem-yekün" yani yok mesabesindedir. Çünkü bu alem ve eşya yok idi. O var idi. Onları varlık denizinde izhar eden O'dur. Onların bu zuhurları müstakil bir vücud olmayıp Hakk'ın vücud denizinin dalgalarıdır. Şu anda da var olan, sadece O'dur. Nitekim Bayezid Bistami'nin yanında "Allah var idi. O'ndan başka hiçbir varlık yoktu." anlamında "Kanellahu ve lem yekün maahu şey" denildiğinde o: "el-an kema kan" yani, “şimdi de O'ndan başka varlık yoktur." demiştir.
Vahdet-i Vücud anlayışında "birlik" bilgi ve düşüncededir. Salik, gerçek varlığın bir olduğunu ve onun da Hakk ve Hakk'ın tecellilerinden ibaret bulunduğunu bilir. Hakk'ın dışında hiçbir şeyin hakiki bir vücudu olmadığına inanır. Ancak, bu bilgi ve inanış, bir nazariye veya akli istidlalle elde edilen bir sonuç olmayıp riyazat ve manevi yükseliş sayesinde ruhi tecrübe ile elde edilir. Bunu manevi ve ruhi tecrübe dışında bir yolla bilmenin bir değeri yoktur.
Vahdet-i Vücud, kalbin manevi seyri sırasında meydana gelir. Kaynağı, ibadetin çokluğudur. Mücahede, dünyaya rağbeti terk, zikre devam gibi sebeplerle kalbde sevgi ve aşk meydana gelir. Bu suretle kalb, masivadan arınarak Hakk'ın esma, sıfat ve zılal nurlarına ayna olur. Bu esnada şiddetli sevgi ve aşk sebebiyle, salik akis ve gölgeleri Hakk'ın kendisi zannederek: "Ene'l Hak" demeye başlar. Hadis-i kudside: "Kulum bana nafilelerle yaklaşır. Ta ki Ben onu severim. Ben onu sevince de onun görmesi, işitmesi, yürümesi, tutması Ben olurum. Kul Benimle görür, Benimle işitir, Benimle yürür, Benimle tutar." Buyurulduğu şekilde kul, kendi fillerinin Hakk'ın fiilleri olduğunu idrak etmeye başlar. Aslında herkesin fiilleri Hakk'ın fiilleri olmakla birlikte, insan bunun farkında değildir. Fena, cem' ve vahdet hali, bu perdeyi kadırıp gerçeği görmeyi sağlar.
Ruhi tecrübe ve manevi tekamül sonucu ulaşılan vahdet fikri, çoğu zaman vecd ve sekr halinde ifade edildiğinden, bazan anlaşılması ve şeriatın zahiri ile izahı zor terennümler şeklinde ifade edilmiştir. Nitekim Bayezid Bistami'nin vahdet ruhuyla kendi varlığını devre dışı bırakarak: "Sübhani ma a'zame şani " (Ben kendimi tesbih ederim, benim şanım ne yücedir.) "Cübbemin içinde Allah'tan başka bir şey yok." sözleri bu türdendir. Hallac-ı Mansur da kendisini Hak ile kaim ve kendi varlığını da yok görerek: "Ene'l-Hak (Ben Hakk'ım)" demiştir. Ancak, burada bir incelik vardır. ‘Allah’ lafzı O'nun zatına, ‘Hak’ kelimesi de O'nun tecellilerine ıtlak olunan bir isimdir. Bu bakımdan "Ene'l-Hak" sözü ile "Enellah" arasında fark vardır.
Hallac "Ene'l-Hak" sözü sebebiyle idama mahkum edilmiştir. Ancak, onun idam sırasında söylediği sözler, bu işin bir ruhi yükseliş ve vecd mahsülü olduğunu ifade etmektedir. "Senin kulların Sana olan yakınlıklarından ve dinlerine olan bağlılıklarından ötürü beni öldürmek için toplandılar. Onları affet! Çünkü Sen bana gösterdiğin sırları, onlara da göstermiş olsaydın, hakkımda böyle düşünmeyeceklerdi. Şâyet onlardan gizlediklerini benden de gizlemiş olsaydın, ben böyle sözler söylemeyecektim." "Ey Allah'ım, her yerde tecelli eden Sensin. Senin bilinmen benimledir. Benim varlığımın Seninle mümkün olması, Senin kıyamının benimle caiz olmasına aykırıdır. Benim Seninle olan kıyamım, nasut alemindedir. Halbuki senin kıyamının benimle caiz olması, lahut alemindedir. İşte benim beşeriyetim, Senin uluhiyetinde ittihad olmaksızın yok olmuştur. Senin uluhiyetin benim beşeriyetimi temas etmeksizin ihata etmiştir. Senin Kadim olduğuna delil, benim sonradan (hadis) olmamdır. Benim hudusümün delili Senin kıdem elbisenin altındadır."
Ehl-i Sünnet tasavvufunu sistematize eden Gazzali'nin, varlığın birliği konusunda ilk mutasavvıfların yolunu izleyerek birtakım görüşler geliştirdiği ve bir bakıma daha sonraki Vahdet-i Vücudculara öncülük ettiği görülmektedir. İhya-u Ulumi'd Din adlı eserinde ma'rifeti anlatırken: "Varlık aleminde Allah'tan ve O'nun fiillerinden başka bir şey yoktur. Bütün kainat onun fiilleridir." diyen Gazzali, Mişkatü'l-Envar adlı eserinde de şu görüşlere yer vermektedir. "Arifler mecaz çukurundan hakikât semasına yükselerek manevi mi'raclarını tamamladıktan sonra, varlık aleminde Allah'tan başka hiçbir şeyin olmadığını müşahede gözüyle görmüşlerdir. Çünkü " O'nun vechinden; zat ve varlığından başka her şey helak olucudur." buyurulur. Âyetteki "helak olma" özelliği, "istimrar" yani devamlılık ifade eder; belli bir zaman dilimiyle sınırlı değildir. Binaenaleyh, bu Âyetin anlamından Allah için ebedilik, diğer varlıklar için ebedi bir yokluk ortaya çıkmaktadır. Zaten, bundan başkası da düşünülemez. Arifler, Kur'an'ın haber verdiği: " Bugün mülk kimindir? Vahid ve Kahhar olan Allah'ındır." Nidasını duymak için kıyametin kopmasını beklemeye ihtiyaç duymazlar. Aksine, onlar bu sesi her an duyarlar. Arifler, hakikât semasına yükseldikten sonra, Hak ve Vahid olan Allah'ın varlığından başka bir varlık görmediklerinde ittifak etmişlerdir. Arifler kesretten soyutlanıp mutlak vahdaniyete daldıklarında, sekr haliyle kimisi "Ene'l-Hak" kimisi "Sübhani ma-a'zame şani" kimileri de "Cübbemin altında Allah'tan başkası yoktur." demiştir. Âşıkların sekr halindeki sözleri söylenip nakledilmez, gizli tutulur. Arif sekrden sahva döndüğünde ittihadın söz konusu olmadığını, ancak ittihada benzer bir halle karşılaştığını ifade eder. Bu sekr ve istiğrak halinin mecazi adı "ittihad" ise de hakikâtteki adı "tevhid"dir.
Gazzali'nin "La mevcude illa Hu" (O'ndan başka varlık yoktur) ibaresiyle ifade ettiği adı konmamış bir vahdet-i vücuddur. Vakıa "vahdet-i vücud"u sistematize ettiği öne sürülen İbn Arabi de bu kavramı kullanmamıştır. Vahdet-i vücud kavramı, İbn Arabi'den sonra ortaya çıkmıştır.
KIBRIS - EYYUBİ - TAPINAK ŞOVALYELERİ
Kıbrıs’la ilgili analizler yapılırken bu adanın Yahudiler, Hıristiyanlar ve Masonlar için ne kadar önemli bir toprak parçası olduğu genelde göz ardı edilir.
Kıbrıs’ın Müslüman Türklerce yönetilen Kuzey bölümünün yeniden adanın geri tarafıyla birleştirilmesini dört gözle bekleyen bir başka grupta Tapınak Şövalyeleridir.
Çoğunluk “bu zamanda şövalye mi kaldı” dese de genel kanı Tapınak Şövalyelerinin zamanımızda da çok etkin oldukları ve değişen tek şeyin artık üzerinde Kırmızı Haçlar çizilmiş zırhlarını giyip atlarıyla dört nala savaşa gitmek yerine “lacivert Armani takımlarıyla” bankaların yönetim kurullarından finans operasyonları yaptıklarıdır.Onlar için en önemli toprak parçalarından biri de Kıbrıs’tır çünkü görülmesi gereken eski bir hesabı yüzlerce yıl önce Kıbrıs topraklarına bırakmışlardır.
Şimdi gelin tarihte geçmişe bir yolculuk yapalım:
Üçüncü haçlı seferinin yaşandığı günlerde Selahaddin Eyyubi komutasındaki Müslüman orduları Haçlı ordularını perişan etmiş ve yüz sene önce büyük bir katliam eşliğinde Haçlılara esir düşmüş Kudüs’ü geri almışlardı.
Kudüs’ü geri almak için bir araya gelen bugünkü Avrupa Birliği’nin o zamanki ismi olan “Alman, Fransız ve İngiliz Haçlı ittifakı” Kudüs’ü geri almak için bölgede bir liman şehrini ele geçirip oraya yığınak yaptıktan sonra Kudüs üzerine yürümeyi kararlaştırdılar. Alınması gereken liman şehri Akka kenti olacaktı. Alman orduları karadan, Fransız ve İngilizler de denizden yola çıktılar.
Fransız Ordusu sorun yaşamadan Akka’ya ulaşırken İngiliz filosu yolda fırtınaya tutulmuş ve Girit’le Rodos adalarına sığınmak zorunda kalmıştı. Üç İngiliz gemisi ise Kıbrıs’a ulaşmayı başardılarsa da gemileri adanın açıklarında battı. Kıbrıs’ın “misafirperver” Rumlarının başındaki Isaac adlı kral ise dindaşı olan bu haçlı savaşçılarından boğulmaktan kurtulmayı başaranları esir ederek zindanlarında misafir etti.
İngiliz filosunun geri kalanı fırtınadan sonra Kıbrıs’a geldiğinde askerlerine gösterilen “misafirperverlikten” hiç hoşnut kalmayan “Aslan Yürekli (!) Richard” adaya çıkartma yaparak eline geçirdiği Rumları öldürmeye başladı. İyi eğitimli İngiliz haçlıları karşısında kazanma şansı bulunmadığını anlayan Kıbrıs Kralı Isaac demir zincirlere bağlanmama sözünü alarak teslim oldu.
Kudüs’e doğru yoluna devam etmek isteyen Richard Kıbrıslı Rum’ların isyan ihtimaline karşı adadan ayrılamıyor, fethettiği bir toprağı geride bırakıp gitmeyi onuruna yediremiyordu. Işte Tapınak Şövalyeleri bu aşamada sahneye çıktılar.Kudüs fethine katılmış şövalyelerin kurduğu ve zamanla bir tarikata dönüşmüş Tapınak Şövalyeleri askerlikten çok ticaretle uğraşır olmuşlar, Kudüs’teki Yahudilerden de tefecilik ve adam kazıklamanın sırlarını öğrendikten sonra kurdukları ortak işlerle krallara borç verecek kadar zenginleşmişlerdi.
Tapınak şövalyelerinin o günkü üstadı olan Robert de Sable Papayla yakın dostluk ilişkileri içindeydi ve Kutsal topraklardan kaldırdığı paraların bir kısmını papayla paylaşıyordu. Bu ballı iş ilişkisi sayesinde Papa’dan “Omne Datum Optimum” başlıklı bir fetva da koparmayı başarmış ve böylece Kutsal Toprak’lardan haraç kesme yetkisini ele geçirmişti.
Fetvaya göre bu bir “Tanrı işi” olduğu için kimseye de tek kuruş vergi vermeyeceklerdi. Ekonomik olarak iyice zenginleşen ve semiren Şövalyeler artık sadece kendi kontrolleri altında olacak bir ülke kurmak istiyorlardı bu sebeple Kıbrıs adasını Richard’dan parasıyla satın almak için teklifte bulundular.
Kıbrıs adası Akdeniz’deki konumu itibariyle Tapınak şövalyelerinin haraç ve tefecilik işlerinin merkezi olacaktı bu sebeple Richard’ın istediği fiyatı hemen kabul ettiler. Adayı alan Tapınakçılar burada büyük bir askeri kuvvet bırakamıyorlardı çünkü Haçlı Seferleri devam ediyordu bu sebeple adaya sadece on dört şövalye gönderebildiler.
Bu On dört şövalye kendilerine bir şato satın alıp içine yerleştikten sonra “iyi haçlılar” olarak hemen faaliyete geçerek Kıbrıslı Rum’ları soymaya ve kadınlara saldırmaya başladılar. Rum soylularını ise çeşitli şekillerde aşağılanmakta da üstlerine yoktu. Sonunda Kıbrıslı Rum’lar dayanamayıp isyan ettiler.
İsyan az kuvvetle adayı tutamayacaklarını Şövalye’lere göstermişti, bu sebeple Richard’ın adayı yeniden geri alıp alamayacağını sordular. Richard adayı geri aldı ve İtalyan Lusignan ailesine iki kat paraya sattı. Ada için Richard’a verdikleri depozit yanan Tapınak Şövalyelerine adadaki şatolarını ellerinde tutmalarına izin verildi. Böylece tapınakçılar yavaş yavaş Kıbrıs’ta çeşitli yatırımlar yapmaya ve örgütlenmeye başladılar.
Akkanın 1291de düşmesi ve Haçlıların Müslüman topraklarından iyice kovulması Tapınak Şövalyeleri için Kıbrıs’ın önemini arttırmıştı. Bir gün yeniden Kudüs’e döneceklerine inanan Tapınak Şövalyeleri bölgeye en yakın yer olan Kıbrıs’tan ayrılıp Avrupa’ya geri dönmeyi hiç düşünmüyorlardı.
Tapınak şövalyelerinin giderek artan gücünden korkan Krallar ve Papa kurdukları bir komployla Şövalyeleri kafir ilan edip Avrupa’da özellikle Fransa’da ellerine geçirdikleri pek çok şövalyeyi Engizisyon mahkemelerinde idama mahkum ederek mal varlıklarına el koydular. Böylelikle Şövalyelere borçlu oldukları paraları ödemekten de kurtuldular.
Bu olaydan sonra yeraltına inen ve mason teşkilatlarında varlıklarını sürdüren şövalyeler Vatikan’ın kendilerine attığı bu kazık sebebiyle Yahudilerle iş birliği yaptılar ve Fransız ihtilalinin hazırlayıcılarından oldular. Tapınak şövalyelerinin bir kısmı Kıbrıs’ta varlıklarını sürdürmeye devam ettiyse de 1571′de Osmanlılar adayı fethederek Tapınakçılara son darbeyi indirdi.
Tapınakçıların biz Türk’lere kin duymasını sağlayan esas olay bu fetih sırasında yüzlerce yıllık Tapınak Şövalyeleri arşivlerinin Osmanlılar tarafından yakılmasıdır. Bu arşivlerde ileride şantaj olarak kullanacakları belgeler ve paralarını sakladıkları gizli hazinelerin yerleri de bulunuyordu. Kıbrıs’ın Osmanlılarca fethi sonrası tamamen yeraltına inen Tapınakçılar uzun süre kendilerine gelemedi.
Osmanlının elinden adaların İngiltere’ye geçmesinin ardından tapınakçılar Yahudi kardeşlerinin kurduğu Mason teşkilatı sayesinde adaya tekrardan ayak bastılar. 1888 senesinde 27 mason İngiliz askeri tarafından Kıbrıs’ta ilk mason locası kuruldu. “Aziz Paul No: 2277” isimli bu loca bir süre sonra Rumlar tarafından da ilgi görmeye başladı.
İlk kurulan locanın ardından üst üste yeni masonik localar Kıbrıs’ta faaliyete geçti. Mısırda kurulmuş olan ve kendiside bir mason olan “Lord Kitchener Locası” 1955’de Kıbrıs’a taşındı. 1938’de “Otello Locası”, 1956’da “Lusignan Locası” (Kıbrıs’ın eski sahibi İtalyan aile adına) kuruldu.
İngiliz üssündeki mason İngiliz askerleri için kurulan “Apollo Locası” ve Yunan şarap tanrısı Dionysos adına kurulan “Dionysos Locasını” da eklersek bu kadar küçük bir adada bu kadar fazla mason locası olmasının Tapınakçıların adaya verdiği önemi gösterdiğini söyleyebiliriz.
Son olarak Kıbrıs’taki mason localarında pek çok Kıbrıs “Türk’ünün“de bulunduğunu ve bunların şu anki hükümette etkin yerler edindiklerini de söylersek masonik şövalyelerin amaçlarına oldukça yaklaştıklarını söyleyebiliriz.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
İSTANBUL'UN 33 İSMİ
Çeşitli dil ve medeniyetlerde farklı şekillerde adlandırılan İstanbul, Grekçe’de “Vizantion”, Latince’de “Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma”, Rumca’da “Konstantinopolis, Istinpolin, Megali Polis, Kalipolis”, Slavca’da “Çargrad, Konstantingrad”, Vikingce’de “Miklagord”, Ermenice’de “Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli”, Arapça’da “Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma”, Selçuklular’da “Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul” ve Osmanlıca’da “Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, Istanbul, Islambol, Darü’s-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü’l-Hilafetü’l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergah-ı Mualla, Südde-iSaadet” gibi bilinen farklı 33 isme sahip.
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Tasavvuf ve Mûsıkî
Hakkı seven aşıkların eğlencesi tevhid olur
Aşk oduna yanıkların eğlencesi tevhid olur
Mısri'ye uyan kişinin gider çürüğü işinin
İçindeki can kuşunun eğlencesi tevhid olur
Tasavvuf, taassup düşüncesine göğüs geren, beşeri zevki, ilahi zevk derecesine çıkaran, bu iki zevkin imtizacını sağlayan bir düşünce... Bir düşünce olmaktan çok, bir yaşayış, bir hayat tarzıdır. Bu hayat tarzı ile, Hakk'a ulaşma yolunda mesafe alınır.
Tasavvuf hayatının dış yüzünde göze çarpan en belirli hususiyet, san'ata olan bağlılıktır. Cenâb-ı Hakk'ın "Mübdi (ibdâ' edici, bedii eser yaratıcı, bir şeyi örneği olmadığı halde meydana getiren) sıfatının tecellisi olan güzel sanâtların her koluyla, tasavvuf ehli ilgilidir. Meselâ bir Mevlevi mukabelesinin koreografisi, asırlardan beri tasavvuf ehlinin ince ve yüksek san'at imbiğinden geçerek bugünkü ulaşılmaz derecesine erişmiştir. Bu; güzel yazıdan mimariye, musikiden sedefkârlığa, şiirden raksa kadar hep böyledir.
Tasavvuf hayatında san'at bir gâye değildir. "Ayin-i Evliyaullah" denilen tasavvufî âyin ve merasimlerde yeralan en geniş mânâsıyla dans, en yüksek mânâsıyla mûsıki ve edebiyat, burada bir gâye olmayıp kişiyi Hakk?a çekmek, Hak için ve Hak yolunda tuzağa düşürmek maksadıyla kullanılan bir vâsıtadır. Mûsıkî ile, raks ile hatta giyim tarzı ile kişinin göz ve kulağına hitab etmek ve böylece her insanda yaratılıştan varolan estetik duyguları harekete geçirerek kişideki beşeri zevki, ilahi zevk derecesine yükseltmek... İşte tasavvuftaki san'attan gâye budur. Çünkü tasavvufun kendi gâyesi ancak ve ancak "Hak" dır.
Güzel san'atların içinde mûsıkî, tasavvuf ehlinin çok kullandığı bir vâsıtadır. Çünkü; ruhlar yaratıldığında, Yaratıcı tarafından "Elestü bi Rabbiküm (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)" diye hitab olundu ve ruhlar "Kalû, belâ (evet dediler)" ve bu ilahi, Rabbânî hitab ile mest oldular. O, hiçbirşey ile izah edilemeyecek, hiçbirşeyden hissedilemeyecek, beşer olarak anlatılması mümkün olmayan, ancak yaşanan ve duyulan bir Rabbânî Mûsıkî idi. Kainatın sonunda da mûsıkî var: Sûr-ı İsrâfil... Allah (cc) cesetlere "Kalkın, mahşer yerinde toplanın" diyebilirdi. Böyle demeyecek, mahşeri, mûsıkî ile, yâni "ses" ile İsrâfil'in sûru ile ilân edecek..
İşte bunlar birtakım işaretlerdir ki ancak ehline malumdur. Bu işaretleri hakkıyle idrak edenlerden olan Hazret- işaretlerdir ki ancak ehline malumdur. Bu işaretleri hakkıyle idrak edenlerden olan Hazret-i Mevlânâ?da Mesnevi'sine "Bişnev in ney (Dinle bu neyi)" diye başlayarak; dinlemenin, işitmenin, sesin yâni mûsıkînin ehemmiyetini belirtmiştir.
Dinin bir "mükellefiyet", bir de "muhabbet" yönü vardır. Mükellefiyetlerimizin sorumluluklarımızın nasıl ifa edileceğini (yerine getirileceğini) din alimleri öğretirler. Bu yoldaki muhabbetimizi hatta aşkımızı nasıl izhar edeceğimizi (açığa vuracağımızı) ise tasavvuf yolu bize öğretir. Aşkı dile getirmekte mûsıkînin ne kudretli bir vâsıta olduğu da âşikardır. İşte bunlardan dolayı Hak âşıkı tasavvuf ehli, mûsıkî ile hem-hâldirler.
Ö. Tuğrul İnançer - Âteş-i Aşkk Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
HİÇ BÖYLE DOSTUNUZ OLDU MU?
Daima düşünceliydi
Boş şeylerle uğraşmazdı
Kötü söz söylemezdi
Kimseyle çelişmezdi
Her zaman ağırbaşlıydı
Dünya işleri için hiç kızmazdı
Umanı umutsuzluğa düşürmezdi
Kimsenin kusurunu araştırmazdı
Affediciliği tabii idi intikam almazdı
Hoşlanamdıı bir şey hakkında susardı
Gerçeğe aykırı övgüyü kabul etmezdi
Sade kıyafet giyer; gösterişten hoşlanmazdı
Sıkıntılı hallerde kabalaşmaz, bağırmazdı
Konuşurken etrafındakileri adeta kuşatırdı
Kimseye hakkında hayırlı olmayan sözü söylemezdi
Kendi şahsı için asla öfkelenmez ve öç almazdı
Kapısına yardım için gelen kimseyi asla geri çevirmezdi
Kelimeleri parıldayan inci dişleri gibi tatlı ve berraktı
Yanında en son konuşanı, ilk önce konuşan gibi dinlerdi
Adet üzere sarfedilen hiçbir kötü sözü ağzına almamıştı
Her zaman hüzünlü ve mütebessim bir haletle dururlardı
Fakirler ile beraber yerdi öyle ki onlardan ayırt edilmezdi
Sıradan değildi; ama sıradan insanlar gibi yaşardı
Hiç kimseyi ne yüzüne karşı ne de arkasından kınar, ayıplardı
Düşmanlarını sadece affetmekle kalmaz, onlara şeref, değer verirdi
Lüzumsuz yere konuşmaz; konuştuğunda ne fazla ne eksik söz kullanırdı
Bir toplulukta bulunduğu zaman bir şeye gülerlerse O da güler; bir şeye hayret ederlerse O da onlara uyarak hayret ederdi
Konuşuruken yüzünü başka yere çevirmez, bulunduğu mecliste ayrıcalıklı bir yere oturmazdı
Bir gün kendisinden yaşca küçük bir dostunun omuzlarında tutarak şöyle demişti: "Sen dünyada garip bir kimse yahut yolcu gibi ol"
Yürürken beraberindekilerin gerisinde yürürdü; ayaklarını yerden canlıca kaldırır, iki yanına salınmaz, adımlarını geniş atar, yüksek bi yerden iner gibi öne doğru eğilir, vakar ve sükunetle rahatça yürürdü
Sabahları evinden çıkarken şöyle derdi:”İlahi, doğru yoldan sapmaktan ve saptırılmaktan, kanmaktan ve kandırılmaktan, haksızlık etmekten ve haksızlığa uğramaktan, saygısızlık etmekten ve saygısızlığa edilmekten sana sığınırım.”
O,Muhammed (s.a.v) Peygamber Efendimizdi
Yorum (1) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı
Yorum (0) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı




